Button 3 Slumdog 8

Yıl 1995, Oscar ödül töreninde iki film kapışıyordu. Bunlardan biri gösterime girmesiyle birlikte Holywood sinemasında devrim etkisi yaratmış; dokuz milyon dolar gibi Holywood standartlarına göre mütavazi bütçesine rağmen sağlam oyuncuları biraraya toplamış; yaptığı gişe hasılatı ile gelmiş geçmiş en çok kazandıran filmlerden biri olmuş; özel efekt, makyaj teknikleri, yeni nesil kameralar gibi sinemayı teknolojiye indirgeyen araçlardan “bağımsız” bir yapım: Ucuz Roman’dı (Pulp Fiction, 1994). Filmin senaristi, yönetmeni, yapımcısı Quentine Tarantino, popüler kültürün türlü kalıntılarından beslenen, senaryo üzerine yoğunlaşan, kurgu oyunlarından hoşlanan tuhaf bir sinefildi. Güçlü karakter oyuncularından aldığı destekle çektiği ilk filmiyle (Reservoir Dogs, 1992) ilgiyi üzerine toplamış ancak Ucuz Roman’ın yarattığı heyecan yine de beklenmedik olmuştu.

Yarışan ikinci film ise Amerikan film endüstrisinin güçlü isimlerinden birinin, Robert Zemeckis’in Forest Gump’ıydı (1995). Steven Spielberg’in de ortağı olan Zemeckis bu roman uyarlamasıyla Amerikan orta sınıfına bir övgü yaratmıştı. Spielberg ile ortak dostları bir dönem Oscar canavarı Tom Hanks’in canlandırdığı hafif gerizekalı Forest karakteri, hayatı olduğu gibi kabul eden, sistemin hizmetkarı, olayların nedenlerini sorgulamayan, zaten çevresindeki gelişmelere aklı da ermeyen sıradan Amerikan vatandaşının bir temsiliydi. Film boyunca mucizevi bir şekilde giriştiği her işte başarılı, tamamen tesadüf sonucu Amerika tarihinin önemli olaylarına şahit olan Forest aptaldı ama mutluydu. Zamanının teknolojik imkanlarından sonuna kadar faydalanan bu büyük bütçeli yapım Amerikalılara kaderciliği, sıradanlığı, uysallığı öven; muhalifliği, çıkıntılığı, sorgulamayı başarısızlık ve mutsuzluğa mahkum eden, ve asıl zekice olanın kabullenmek ve çalışmak (koş Forest koş!) olduğu pompalayan bir “baş yapıt” oldu.

En iyi film ödülünü iyi dost Steven Spielberg: “Oscar bir kutu çikolataya gitti.” sözüyle açıklaması, sinema severlerin birçoğunu hayal kırıklığına uğrattı. O gece Forest Gump, en iyi film ve yönetmen kategorileri dahil altı dalda ödül alırken, Ucuz Roman sadece en iyi senaryo ödülüyle yetinmek durumunda kaldı. Ancak Oscar affeder, tarih affetmez. Forest, TV’de, otobüs yolculuklarnda yarım yamalak gösterilen bir aile filmi olarak hafızalarda kalırken; Ucuz Roman efsanevi bir şekilde kültleşti ve sinema severlerin repliklerini ezberlediği, tekrar tekrar seyrettiği bir baş yapıt oldu. Asıl önemlisi kendisinden sonraki filmleri büyük ölçüde etkiledi. Doğrusal olmayan kurgusu ve “zekice” diyalogları defalarca taklit edildi. İşin özü, Forest Oscar heykelciği ile tozlu raflara gömülürken, Ucuz Roman gönüllerin Oscar’ını alarak hep hatırlandı. Elbette Amerikan Film Akademisi’nin ödülleri dağıtırken sinemadan başka kıstasları da olduğunu hatırlatarak.

Yıllar sonra 2009 Oscar ödüllerinde de benzer bir kapışma yaşadık. Bu kez Zemeckis kadar güçlü olmasa da yine bir büyük stüdyo/proje yönetmeni David Fincher (Seven, Fight Club, Game, Panic Room), yine bir öykü uyarlamasıyla, yine bir dost-güçlü oyuncuyla (Brad Pitt), yine bir büyük bütçeli, teknolojinin son olanaklarının kullanıldığı bir filmle adaydı: Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case Of Benjamin Button, 2008). Diğer tarafta ise tıpkı Ucuz Roman gibi Holywood standartlarında düşük bütçeli bir yapım olan; İngiliz sinema dehası Danny Boyle’un (Shallow Grave, Transpotting, 28 Days Later, The Beach) yönettiği Hindistan-İngiltere ortak yapımı, Milyoner (Slumdog Millionere, 2008: Tam ismi Varoşlköpeği Milyoneri) adlı filmi vardı. Tek bir star oyuncusu olmayan Milyoner iyi bir hikaye, hızlı bir kurgu ve eğlenceli müziklerin bir bileşimi. Tüm dünyada popüler olan “Kim 500 Milyar İster? “adlı yarışmaya katılan bir varoş çocuğunun hikayesini, geçmişi ile paralel kurguyla anlatan filmde, gerçeklik ve gerçeküstü ögeler birbirine karışırken, Bombay’daki yoksul mahallelerdeki sert hayat göz önüne seriliyor. Bu anlamda film bir yandan TanrıKent (City of God, 2002) bir yandan da Gomorra (2008) gibi çocuk suçluların mafyalaşma hikayesini anlatan filmleri referans verirken, öte yandan sağlam bir aşk hikayesi ve aksiyon sunuyor. Filmin görüntü ve sanat yönetimi ise kusursuz.

Yaşlı doğup gençleşerek ölen Benjamin ButtonIn hikayesi şaşalı, epik bir dönem filmi. Benjamin Button’ın doğuşundan ölümüne kadarki hayatı, maceraları, aşkları güzel mekan ve dekorlar önünde yansıtılırken, bu maceracı talihsiz adamın gezip tozmaktan, aşık olmaktan, başka hayatta hiçbir amacı olmadığını da öğreniyoruz. Doğumundaki mucize (ki bu mucize çevresindekiler tarafından o kadar kolay kabulleniliyor ki şaşırtıcı) adeta karaktere tüm dünyevi amaçları aşan bir kayıtsızlık veriyor. Büyük aşkında bile ne kadar tutkulu sevdiğini bize hissettiremiyor. Benjamin Button adeta bizim “ıssız adam” misali kendi içine gömülmüş bir yakışıklıya dönüştüğünde bile etkileyici bir karakter olmaktan uzak, adeta poz atıyor. Yaklaşık 3 saatlik film boyunca anlaşılıyor ki film ekibi, senaryodan çok Brad Pitt’i nasıl 70 yaşında bir çocuk olarak gösterebileceklerine odaklanmış. Tanıtımlarda da en çok ön plana çıkarılan Brad Pitt’in kafasını bir çocuk bedenine yerleştiren CG teknolojisi. Bu teknoljiyi izlerken insanın aklına bir zamanların foto-montaj tekniğinin büyük bir aşamadan geçerek, video teknolojisinde insan kafalarının başka birinin bedenine kusursuz bir biçimde yerleştirilebildiğine şahit oluyoruz. Bu teknolojinin zaman içinde yaygınlaşması ve ucuzlaması ile birlikte, ünlülerin porno görüntüleri sektörünün de canlanacağı kesin.

81. Oscar gecesi 1995’deki kapışmanın aksine Milyoner’in zaferiyle sonuçlandı. Benjamin Button ekibi büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Tarihi Kodak tiyatrosunun sahnesi Brad Pitt’e bir kez daha yâr olmadı. Bunun yerine gerçek hayatta da Bombay’ın varoşlarında yoksul bir hayat süren Hintli çocuklar, ismini kimselerin duymadığı ve muhtemeldir ki Hindistan film endüstrisi, Bollywood dışında kariyer olanakları mümkün olmayan genç oyuncularla doldu. Milyoner’i en iyi film ve yönetmen dahil sekiz Oscar kazanırken, Benjamin Button teknik dallarda aldığı üç ödülle yetinmek durumunda kaldı. Daha önce Yedi (Seven, 1995) ve Dövüş Kulübü (Fight Club, 1999) gibi sağlam filmlerle sadece alt kategorilerde adaylıklar kazanan David Fincher-Brad Pitt ikilisini, Oscar hedefiyle çekildiğini fazlaca belli eden, suya sabuna dokunmayan pahalı ama vasat filmleri de sahneye çıkarmaya yetmedi. Yine ödül alanları alkışlamakla yetindiler. Kısmet başka bir yıla artık.

Elbette Oscar yani Amerikan Film Akademisi geçen on beş yıl boyunca film seçimlerinde “mesafe” katetti. Endüstrinin sürekli pazarı genişletme çabasının bir sonucu olarak, daha “liberal” bir tavırla, büyük yapım şirketlerinin uzun zamanlar dışladığı siyah oyuncuları, gay ve lezbiyenleri, Avrupalı sinemacıları, sistem muhaliflerini ödüllendirerek onları da popülerleştirdi, bir anlamda sisteme dahil etti. Zaman zaman büyük stüdyo filmlerinin karşısında, bireysel çıkışları destekledi. Bu anlamda Milyoner’in başarısı çok da tesadüfi sayılmaz. Oscar elbette büyük bir şov, Amerikan Film Endüstrisinin bir tanıtım-pazarlama organizasyonu (Oscar ödüllerini canlı seyredenlerin sayısı sadece Amerikada elli milyon kişi). Ancak bu popülerliğin yarattığı etki sadece Amerika’da değil, tüm Dünya’da sinema eğilimlerini etkiliyor. Yapımcıların ne tür projelere para yatıracağını ve hangi filmlerin ön plana çıkarılacağını belirliyor. Bu anlamda botokslu Benjamin Button’a karşı cılız Varoş Milyoneri’nin kazanmasıyla önümüzdeki yıllarda hikaye anlatmaya odaklı, oyunculuğu, kurgusu ve müziğiyle sinemasal anlatımın dert edinildiği samimi filmlerin daha çok şans bulacağını umabiliriz. Oscar en azından bu kadarına vesile olsun vesselam.

paylaşmak ne güzel:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir