Dini Cemaat, Modern Toplum ve İletişim

cemaat

Benedict Anderson, Ernest Gellner’in aksine milliyetçiliği ve ulus-devlet olgusunu sanayileşmenin zorunlu bir sonucu gibi görmez. Kapitalizm, yazılı kültürün yaygınlaşması, nüfusunun artması, kentleşme, kitle iletişim araçlarının gelişmesi ve milliyetçilik aynı zamanlı gelişmelerdir. Bununla birlikte, milliyetçilik ile bunlar arasında doğrudan nedensel bağlılıklar yoktur.[1] Anderson milliyetçiliğin ulusların kendi öz-bilinçlerinin uyanma süreci değil, ulusların olmadığı yerde onları icat eden bir olgu olduğu konusunda Gellner ile hemfikirdir. Ancak  Anderson, Gellner’in  aksine ulusların assimilasyon, uydurma, baskı ile değil yaratım, icat hayal ile oluştuğunu iddia eder.[2]

Anderson’a göre yüz yüze ilişkinin mümkün olduğu ilkel topluluklar dışında tüm cemaatler hayalidir. Ulus da sınırlı, egemen ve hayali bir cemaattir. Sınırlıdır, çünkü ulus kendini tüm insanlığın bir parçası değil, belli bir coğrafya içinden tanımlar. Egemendir, çünkü ulusun meşruiyeti herhangi bir aristokratik hükümdarlığa ya da ilahi bir kudrete dayalı değildir. Hayalidir, çünkü ulusun üyeleri birbirlerini tanımaz, görmez, duymaz, ancak zihinlerde her zaman ulus fikri ve o ulusa ait olma bilinci varlığını sürdürür. [3]

Anderson milliyetçiliği büyük bir kültürel sistem olarak kavramsallaştırır. Öncelikle milliyetçilik Aydınlanma geleneğindeki bilim/din ikiliğinin dışında anlaşılamaz. Aydınlanma öncesi tüm toplumu kapsayan iki büyük kültürel sistem; dinsel cemaat ve hanedanlık birbirini izleyen reformlar ve devrimler ile iyiden iyiye yıpratılmış ve düşünsel değişim bu iki büyük kültürel formu tarihin derinliklerine gömmeye başlamıştır.

“Batı Avrupa’da 18. yüzyıl yalnızca milliyetçiliğin doğum çağı değil, aynı zamanda dinsel düşünce tarzlarının da günbatımıdır. Aydınlanma çağı, dünyevi akılcılık çağı beraberinde kendi modern karanlığını da getirdi. Dinsel inançların geri çekilmesiyle, onların kısmen yatıştırdığı ıstırap ortadan kalkmadı. …gereken mukadderatı sürekliliğe, rastlantıyı anlama dünyevi bir tarzda dönüştürecek yeni bir şeydi. …bu işi yapmaya çok az şey ulus kavramı kadar elverişliydi, elverişlidir.” [4]

nation

Anderson’ın belirttiği üzere kültürel sistem içinde milliyetçilik, kaderciliği sürekliliğe, raslantısallığı anlama transfer ederek dinin yerini alır. Dini cemaat ile modern ulusal hayali cemaat arasındaki en büyük fark dinin kutsallığını ve meşruluğunu kutsal bir dil üzerinden sağlamasıdır. Kutsal dilleri modern dillerden ayıran, işaretlerin tesadüfi değil belirleyici olması, cemaat içinde anlamın bu işaretlerle yaratılmasıdır. Dini cemaatin üyeleri için ontolojik gerçeklik dil içinde kurulur ve kendini dış dünyaya kapatır. Bununla birlikte Avrupa dışındaki kıtaların keşfi ve baskı teknolojisinin gelişmesi ile beraber dini gerçeklik inandırıcılığını kaybetmeye başlar. Cemaat üyeleri kendi dünyaları dışındaki hayat ve gerçeklikle ilgilenmeye başlarlar. Cemaatlerini diğer cemattlere göre yeniden tanımlar yeniden yapılandırırlar. Özellikle baskı teknolojisinin kutsal diller üzerindeki yıkıcı etkisi ve modern dillerin basılı kitaplar ve gazeteler yoluyla yaygınlaşması, yazılı kültüre egemen olması, dini cemaatin meşruluğunu kaybetmesine sebeb olur. Kutsal diller yapıları dolayısıyla baskı teknolojisi ile gelişen yazılı kültürden dışlanırlar. Bunun en büyük örneği Latin dilinin giderek unutulması ve ölü bir dil haline gelmesidir. Bu noktada Anderson, kapitalizm ve teknolojinin ulusal bir bilincin oluşmasında oynadığı önemli rolün altını çizer. Baskı teknolojisi yalnızca kutsal diller ve halk dilleri arasında değil, sözel halk dillerinin içinde de matbaya uygunluklarına göre bir hierarşi yaratır. Ayrıca baskı teknolojisi dillerin grameri üzerinde de büyük bir etkide bulundu.

“Başka hiçbir şey, birbirleriyle ilişkili halk dillerinin derlenmesine, dilbilim ve sözdiziminin dayattığı sınırlar içinde, matbaa yoluyla çoğaltılabilen ve piyasa aracılığı ile yaygınlaştırılmaya elverişli yayın dilleri yaratan kapitalizm kadar büyük bir katkıda bulunmadı.”[5]

Yayın dilleri, birleşik bir mübadele ve iletişim alanı yaratarak, değişik lehçelerde, şivelerde, ağızlarda konuşan insanların baskı ve kağıt aracılığı ile anlaşabilmelerini sağladı. Kapitalist yayıncılık dile yeni bir sabitlik kazandırarak, uzun vadede bir ulus bilinci yaratmak için son derece önemli olan ‘kadimlik’ fikrinin inşa edilmesinde önemli rol oynadı. Son olarak kapitalist yayıncılık eski idari halk dillerinden farklı bir iktidar dili yarattı. İster istemez bazı lehçeler yayın diline daha uygundu ve bu lehçeler yayın dilinin alacağı son biçim üzerinde egemenlik kurarak diğerlerinin dışlanmasına ve zamanla unutulmasına sebeb oldu.[6] Anderson’a göre kapitalizm ama özellikle kapitalist yayımcılık modern hayali cemaatin biçimlenmesinde çok önemli bir rol oynadı.

Milliyetçiliğin yayınlmasında, ya da daha özel bir ifadeyle ulusal bilincin yaygınlaşmasında en önemli etkenlerden biri de  ‘zaman’ anlayışının değişmesi oldu. Hayali ulus cemaatinin kurgulanmasında ‘zaman anlayışındaki değişim çok büyük bir rol oynadı. Modern öncesi toplumlarda, özellikle Hiristian cemaatde  ‘eş zamanlılık’ fikri oluşmamıştı. Aynı anda farklı mekanlarda olan olayları ancak Tanrı görebilirdi. Buna karşın modern toplumlarda medyanın ve edebiyatın gelişmesiyle birlikte bir ‘homojen, boş zaman’ fikri oluştu.

“…eşzamanlılık, deyim yerindeyse çaprazlama zamandır.; zamanları keserek işleyen ve işareti haber ya da vaat ve gerçekleşmesi değil saat ve takvimle ölçülen zamansal rastlantı ve çakışmalar olan bir eşzamanlılık…”[7]

‘zaman’ kavramsallaştırmasındaki bu değişimle birlikte artık, cemaatin üyeleri kendi gündelik hayatları dışında da aynı zaman dilimi içinde başka olaylar olduğunun farkına varabildiler. Bu değişim kendini en iyi şekilde romanlarda gösterdi. ‘Bu sırada’ zarfının kullanılması, romanda geçen olayların kimi zaman aynı ‘zaman dilimi’ içinde geçtiğinin belirtilmesi , okuyucuya pre-modern dönemde sadece tanrıya mahsus olan herşeyi görme duygusu kazandırdı. Gazete haberleri bu duyguyu pekiştirdi. Hayali cemaatin üyeleri kendi gündelik hayatlarında karşılaştıkları diğer üyelerden başka, hiçbir zaman görmedikleri, tanımadıkları üyelerin hayatlarıyla da ilgilenmeye başladılar. Ulus bilinci ve aidiyet hissi bu ‘eş zamanlılık’ fikri sayesinde gelişti.

Sonuç olarak, ister endüstrileşmenin bir sonucu olsun ister hayal edilerek kurulan bir cemaat olsun ulus-devlet tek bir homojen kültür projesi üzerinden yükselir. Kapitalist işbölümü ya da dini cemaatin yıkımı ve sonrasında matbaa ile birlikte gelişen ulus bilinci tanımlı bir coğrafi sınır içinde farklı etnik köken, din ve ya toplumsal sınıftan gelen insanların tek bir kültür içinde kaynaşmaları sonucu oluşur. 19. yüzyıl Avrupası bu ulusal homojen tek kültürün yerleştiği ve ‘kitle toplumu’, ‘kitle kültürü’ gibi kavramların belirdiği bir yer oldu.

Referanslar

[1] Anderson, B., (1983), Imagined Communities, sf: 14

[2] A.g.e., sf: 15

[3] A.g.e., sf: 16

[4] A.g.e., sf: 19

[5] A.g.e., sf: 47

[6] Türkiye için bu rolü İstanbul şivesinin üstlendiğini söyleyebiliriz. Bugün diğer şive ve lehçelerin tamamen yokolmasa bile toplum tarafından garip ve gülünç karşılanması ve bu şiveleri konuşanların bir nevi cehaletle yaftalanması dilin kurduğu iktidarın bir göstergesidir.

[7] Walter Benjamin’den aktaran, Anderson, B., a.g.y. sf: 30

paylaşmak ne güzel:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir