Gıda Lmt. ya da Bırakınız Yapsınlar…

9. AFM Bağımsız Filmler Festivalin’de gösterilen Gıda Ltd (Food Inc.) adlı belgesel ne yediğimiz ve gelecekte neler yemek durumunda kalacağımız konusunda tekrar düşünmeme sebep oldu. Belgesel, ABD’deki gıda sektörünün geldiği durumu önümüze seriyor. ‘Gelişmekte olan’ kapitalist bir ülkede yaşayanlar olarak ABD’deki durumlar bizi yakından ilgilendirmeli. Ne de olsa politikacısıyla, bürokratıyla yöneticilerimizin model aldığı neoliberal bir sistem söz konusu olan.

foodinc1

ABD’de bulunmuş olanlar mutlaka görmüştür. Süper marketler öylesine geniş bir çeşitlilikle donanmıştır ki alışveriş yaparken gözünüzün dönmesi an meselesidir. Her türden gıda onlarca çeşit, onlarca markayla cicili bicili ambalajlarla sunulur. Temizlenmiş ayıklanmış çürüksüz çarıksız meyve sebzeler, çeşit çeşit et ve süt ürünlerini gördükçe, bizim ülkemizde neden bu kadar seçenek yok diye hayıflanırsınız. İşte Gıda Lmt. bu parıltılı alışveriş dünyasının ardındaki üretim süreçlerine çeviriyor kamerasını. Öğreniyoruz ki bu çeşitliliğin arkasında sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen çok uluslu şirketler var. Örneğin 300 milyonluk ABD’de türketilen etin %80’den fazlasını sadece dört şirket üretiyor. Koladan meyve sularına, bisküvilerden bebek mamasına kadar aklınıza gelmeyecek kadar çok ürünün içine giren mısır, Monsanto adlı tek bir firmanın genetiği değiştirilmiş (GDO’lu), patenti alınmış tohumlarından üretiliyor. ABD’deki çiftçilerin kendi mısırını yetiştirmesinin hukuken mümkün değil. Üstelik mısır hayvancılıkta da neredeyse tek çeşit yem olarak kullanılıyor. Sebebi ise ucuz ve aşırı besleyici oluşu. Ancak ot yemeden, sadece mısırdan üretilen yemlerle beslenen hayvanların etlerinde oluşan E.coli bakterisinden her yıl 73 bin ABD’linin öldüğünü, her üç kişiden birinde aşırı mısır tüketimin neden olduğu şeker hastalığının bulunduğunu öğrendiğinizde, aslında ‘ucuz’ olanın ne olduğunu kendinize tekrar sormanız gerekiyor. Mc Donalds, Burger King gibi ABD’nin en büyük et alıcılarının bu bakteriye karşı aldığı önlem ise etleri amonyak ile yıkamak! Halbuki bu bakterinin oluşmasını engellemek için yapılması gereken tek bir şey var: Hayvanların otla beslenmesini sağlamak.

foodinc2

Yine ABD’de yemek yiyenler bilir. Tavuk kanatları ve butları neredeyse bir tavuk büyüklüğündedir. Gıda Lmt.’i izlerken bu dev tavuklarında hangi şartlarda yetiştirildiğini öğreniyoruz. Yine sadece GDO’lu mısırla beslenen, devasa kapalı ambarlarda 250-300 bin tanesinin birarada yanaşık düzen hareket edemeden, kısa hayatları boyunca güneş yüzü görmeden yetiştirilen bu tavuklar yanlızca altı haftada ayakları üzerinde duramayacak kadar şişiyor ve kesimhanelere gönderiliyor. Şirketler imzalattırdıkları sözleşmelerle çiftçileri öyle bir cenderenin altına sokuyor ki, dayatılan üretim standartlarına uymayanlar hakkında onlarca dava açılıyor. Büyük kazanç vaadiyle kurdurulan üretim çiftlikleri için bankalardan aldıkları borçlar yoluyla bir anda iflas ettiriliyorlar. Açıkcası şirketlerin kendi şartları dışında hayvancılık yapamamaları için hukuki-hukuk dışı ne gerekiyorsa yapılıyor.

Workers labor to produce canned tangerine to be exported at the Huangyan No 1 Canned Food Factory in Huangyan, eastern China's Zhejiang province Wednesday Dec. 12, 2007. China has taken a series of steps to crack down on tainted and unsafe products after various foods, medicines and other items ranging from toothpaste to seafood were found to contain potentially deadly substances.  (AP Photo) ** CHINA OUT **

Peki bütün bunlar olurken devlet nerede? Yine belgeselden öğrendiğimiz kadarıyla ABD’deki gıda denetimini yapan FDO, 1970’li yıllarda 800 bin ürünü denetlerken bugün sadece 18 Bin ürünü denetliyebiliyor. Gıda şirketlerinin faaliyetleri sadece finansal açıdan inceleniyor. Yani devlet gıda sektöründen elini eteğini çekmiş, ‘bırakınız yapsınlar’ diyor. Zaten Clinton ve Bush yönetimlerinde yer alan bakanların bir kısmı da bu çok uluslu gıda şirketlerinin yönetim kurullarında bulunuyor. Şirketlerin zararına olacak herhangi bir durumda anında müdahale edip durumu şirket lehine düzeltebiliyorlar.

foodinc5

Şimdi bu manzaraya bakınca meselenin sadece bir GDO’lu tarım-organik tarım meselesi olmadığını görüyorsunuz. Mesele insan sağlığını doğrudan etkileyen beslenme konusunun, daha fazla kâr, daha az maliyet, daha fazla pazar payından başka bir şey düşünmeyen şirketlerin insafına terk edilmiş olması. Ne yiyeceğimize gözü paradan başka bir şey görmeyen dev şirketlerin CEO’ları karar veriyor. Ülkemizde de gidişat bu yönde. Hükümet yaptığı yasal düzenlemelerle bir yandan GDO’lu ürünlerin üretimine ve satışına olanak sağlarken, diğer yandan çitçileri şirketlerle başbaşa bırakacak düzenlemeler yapıyor. Tarım piyasasını düzenleyen Devlet Üretme Çiftlikleri, Toprak Mahsuller Ofisi, Şeker Fabrikaları, Tarım Satış Kooperatifleri, Tarım Kredi Kooperatifleri, TEKEL gibi kamu iktisadi teşekküleri etkisizleştirildi, özelleştirildi ve kapatıldı. Böylece şirketler lehine yapılacak düzenlemelerin alt yapısı tamamlandı. Şimdi sıra ekim alanlarının, meraların, otlakların şirketlerin kontrolüne geçmesini sağlayacak yasal düzenlemelerde. Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu’nun hazırlanmakta olan Köy Kanunu ile ilgili söylediklerine kulak verelim:

“…Yasa taslağı köyü köy yapan orman, mera, yaylak, kışlak, çayır, harman yeri gibi alanların elden çıkarılmasına/satılabilmesine olanak sağlayan bir taslak .Siz buna şirketlere yeni rant alanları açma yasa taslağı diyebilirsiniz… Köyün “kullanmadığı” yaylak, kışlak çayır, harman yeri ve benzeri ortak kullanım alanlarının planla bu vasıflarını kaybetmeleri ve gerektiğinde satılabilmeleri zaten gerileyen hayvancılığa yeni bir darbe demektir. Hayvanlar doğal besin yerine iyiden iyiye yapay besinlerle beslenmeye başlayacak… Esasen köyün köy olabilmesi, köylünün üretime devam edebilmesi açısından ortak alanların köylüde kalması hayati bir önem taşımaktadır. Bu taslak ile köylünün kullanma hakkına sahip olduğu ortak alanlar büyük toprak ağaları ile şirketlerin eline geçebilmesine olanak sunuyor…”*

foodinc3

Gıda Lmt. bu işgale karşı naif bir çözüm öneriyor: Organik gıdaları tercih edin. Halbuki yine belgesel organik tarımın da hızla bu şirketlerin eline geçtiğini ve var olan durumda yeterli denetim olmadığı için aslında satın aldığımız ürünün içinde gerçekte ne olduğunu asla bilemeyeceğimizi de söylüyor. Öte yandan üretim maliyetleri daha yüksek olan organik gıdaların alım gücü yetersiz kitlelerce ‘tercih’ edilemeyeceği de gün gibi ortada. Dolayısıyla sorun, gıdaların organik mi GDO’lu mu olmasından çok, gıda sektörünün şirketlerin insafına terk edilmiş olması. Devletlerin kamu sağlığını doğrudan etkileyen bu sektörü kontrol edecek araçları (KİT’leri) tekrar kurması, çiftçileri doğal ve sağlıklı üretime teşvik edecek mekanizmaları devreye sokması, GDO’lu tohumlardan yapılan üretimi yasaklaması ve üreticileri şirketlerle başbaşa bırakmaması gerekiyor. Elbette ülkeyi bir pazar, devleti bir şirket gibi gören ve yöneten politikacıların bunu yapamayacağı ortada. Ancak bırakınız yapsınlar derseniz emin olun yapacakları şey er ya da geç sizin ve ailenizin zararına olacaktır.

*Hükümet Köyleri Şirketlere ve Ağalara Açıyor!, Abdullah Aysu, link

Şubat, 2010

paylaşmak ne güzel:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir