Kıç Tekmeleyen Kadınlar 1

Uma Thurman Kill Bill Vol 1 filmi gösterime girdikten sonra verdiği röportajların birinde şöyle bir beyanatta bulunmuş: “Bu film bildik bir konuya dayanıyor. Bir kişi kendisine yapılan haksızlığın acısıyla ölümden hayata dönüyor, intikamını almak için daha güçlü daha gözükara bir ruh haliyle korkusuzca savaşmaya başlıyor. Tek fark ise bu kişinin ‘sizin’ tipik erkeklerinizden biri değil, bir kadın olması.”

Thurman’ın ‘sizin tipik erkekleriniz” derken neyi kastettiğini nasıl bir karakteri düşündüğünü anlamak zor değil. Holywood’un kahraman erkek rol modeli zaman içinde biçimsel değişikliklere, reformist değişimlere uğrasa da özünde hep aynı kaldı: Haksızlık karşısında aslan kesilen, önüne geleni ezip geçerek kendisine ve sevdiklerine yapılan yanlışlıkları tekme darbeleriyle düzelten, mutlu son resimlerine yorgun ama vakur pozlar veren sert çocuklar. Kadın temsilleri ise klasik anlatı içinde kahraman erkek rol modellerinin kimi zaman yardımcısı kimi zaman da düşmanı olarak konumlandı.

Holywood sineması tarihine yüzeysel bir bakış bile güçlü kadın rol modellerin 1970’lere kadar perdede pek nadir yer bulduğu, 1990’lı yıllara kadar ise kötü karakter olarak temsil edildiği saptamasını yapmamıza yeterli veri sağlar. O kadar ki güçlü kadın imgesi 1970-1990 yılları arasındaki yirmi yıllık periyotta lezbiyenlik, vampirlik, canavarlık, delilik vs. ile ilişkilendirilerek sunulmuştu seyirciye. 1990’lı yıllarda ise filmlerdeki güçlü kadın temsillerinin canavarlıktan kahramanlığa hızlı bir evrimine şahit oluyoruz. Romantik komedi janrının tabiri caizse patlaması bu talebin negatif değerlendirilmesine yönelik bir karşılık olarak okunabilir. Holywood güçlü kadın temsiline yabancı olduğundan bu talebi karşılayacak refleksi çabuk gösteremedi. Belki de siyasi konjöktürün giderek muhafazakarlaşması, ataerkil yapının ilerici unsurlara tepkiselliğinin ölçmek için zamana ihtiyaç duyulması gibi sebeplerle güçlü kadın imgesi kolay kabullenilebilir değildi. Kaldı ki, bu tür bir güçlü kadın rol modellerinin referansları da belirgin değildi.

1990’lı yılların güçlü kadın temsillerine baktığımızda daha önce belirttiğim gibi kapıyı Alien serisi ve Terminator 2: Mahşer Günü’nün araladığını görebiliriz. Serilerin ilk filmlerindeki kırılgan, korunmaya muhtaç karakterler, devam filmlerinde deri kıyafetler içinde, kaslı, ağır silahlarla donanmış makinelerle savaşmaya hazır modern amazonlara dönüşmüştü. Bu korkusuz karakterler bir yandan annelik duygularını yansıtmakta, bir yandan da dünyayı kurtarma misyonuna soyunmaktaydı. 1990-2000 yıları arasındaki Holywood filmlerine baktığımızda bu iki film serisinin açtığı yoldan giden filmlere rastlayamayız. Bu dönemde güçlü kadın temsilleri 1970’lerin canavar, vampir, lezbiyen kadın temsillerini anıştırırlar. Thelma ve Louise (1991), Temel İçgüdü (Basic Instinct, 1991), Drakula (Bram Stoker’s Dracula, 1992), Açlık (Hunger,1993), Cennetsi Yaratıklar (Heavenly Creatures,1994), Tuhaf İlişkiler (Bound,1996) gibi filmlerdeki güçlü kadın rol modeller vampirlikle ve lezbiyenlikle ilişkilendirilmişlerdir. Eski alışkanlıklar kolay terk edilmemektedir. Buna rağmen kadın izleyiciler üzerinde yapılan araştırmalar bu rol modellerin benimsendiği yönünde sonuçlar verir. Sharon Stone Temel İçgüdü’de seksi, gizemli, tehlikeli ve lezbiyendir. Ancak izleyici onu kötü karakter olarak çözümlememekte, yapılan anketlere katılan kadınların çoğu kendini bu karakterle özdeşleştirebildiğini belirtmektedir.

Güçlü kadın temsillerine olan ilginin giderek bir talebe dönüşmesi, Holywood’u bu karakterleri çeşitlendirecek yollar aramaya itti. Elbette öncelikle tarih, mitoloji gibi klasik kaynaklardan yararlanıldı. Ancak güçlü kadın karakterlerin temsilinde bir dönüm noktası beyaz perdede değil televizyonda yaşandı. Mitolojiden türetilen bir kadın karakter güçlü fiziği ve cesaretiyle hem erkek tanrılara kafa tutuyor hem de izlenme oranlarıyla Holywood’u cesaretlendiriyordu. Zeyna (Xena: Warrior Princes, 1995-2001), yayına başladığında özellikle mitolojik aksiyon janrına ilgi göstermeyen kadın izleyicilerin, bir cehennem olarak algılanan modern toplumda kurallarla maskelenmiş canavarlarla yapılan sonsuz savaşın dişi kahramanı olarak özdeşleşebilmelerini sağladı. Zeyna (Türk izleyicilerin tercih ettiği isimle Zeyno), aynı zamanda doksanlı yılların kabul edebileceği, erkek egemenliğini tehdit edemeyen bir kadın savaşçıydı. Paradokslarla örülü saçma bir senaryonun içine sıkışmış iki boyutlu bir karakterden öteye gidemiyordu. Üstelik uzak geçmişin masalsı efsanelerinden çıkıp geliyordu. Bununla birlikte Zeyna karakteri klasik bir rol model olmaktan uzak da olsa, izleyiciyi, özellikle kadınları bedenlerine, kişiliklerine ve toplumdan taleplerine daha fazla sahip çıkmaları konusunda cesaretlendiren bir çeşit özgürlük vaadi taşıyordu.

Ancak televizyon Zeyna ile yetinmeyerek dramatik ögeleri daha kuvvetli bir kadın kahraman yarattı. Buffy (Buffy: The Vampire Slayer, 1997-2003), Zeyna’ya oranla çok daha cüretkardı. O güne kadar tamamen erkeklere ait bir alan olan vampir avcısı rolünde Sarah Michella Gellar, en az Zeyna’nın karşı karşıya kaldığı düşmanlar kadar tehlikeli vampirlerle, bir mitoloji karakterini aratmayacak cesaret ve kuvvetle savaşıyordu. Üstelik günümüzde yaşıyor, sıradan insanların yaşadığı duygusal problemlerle de boğuşuyordu. En önemlisi ise dış görünüşündeki sıradanlık ve bu sıradanlığın arkasında kendini belli eden kendine güven duygusuydu. Bir vampir avcısı olarak vampirleri sadece tekmelerle değil varlığı ile korkutabiliyor, vampirlerde garip bir saygı duygusu uyandırıyor, kazığını kullanmadan bile sahip olduğu gücü hissettirebiliyordu. Şaşırtıcı olan, insanların kanını emen vampirlerle mücadele eden genç liseli kız hikayesi altında yatan sosyal göndermelerin izleyici tarafından kolaylıkla çözümlenebilmesiydi. Buffy bir feminist olarak algılanıyor, kahraman kadın rol modellerinde sık görülen erkeksiliğe gerek duymadan sahip olduğu kuvveti meşrulaştırmayı başarıyordu. 1998 yılında yapılan bir kamuouya araştırmasında Sarah Michella Gellar Amerikanın en etkili yirmi kadın siyasi figürü sıralamasında ikinci durumdaydı.

Televizyon ekranında bunlar olurken Holywood güçlü kadın tiplerini geçmişte aramaya başladı. 1966-1971 tarihleri arasında BBC’de gösterilen ve bir klasik haline gelen Tatlı Sert’in (Avengers) uyarlanması bu arayışın bir sonucu olarak görülebilir. Güçlü kadın temsilleri için oldukça erken bir tarihte Diana Rigg Tatlı Sert’de oldukça feminen, bir o kadar da güçlü bir kadını oynuyordu. Uzak Doğu sporları yapabilen, silah kullanan bu kadın dedektif , erkeklerin dövüşürken daha seksi, kadınların ise seksilikten uzak göründükleri yönlü önyargıları kırıyordu.. Bu anlamda Emma karakterinin cinsiyet sterotiplerinde bir kırılma yaratmadığını, feminen karakterinin gücü ve yeteneklerinin önüne geçtiğini söyleyebiliriz. Boşrolünü Uma Thurman’ın oynadığı Holywood yapımı Tatlı Sert (Avengers, 1998) pek başarılı olmadı. Ancak Thurman birkaç yıl sonra oynadığı Kill Bill’de Bride karakterine can verirken Diana Rigg’in açtığı yoldan gidecekti.

1997 tarihli Jane’in Zaferi (G.I. Jane) yine başarısız bir filmdi. Konu itibariyle ait olmadığı bir yerde tutunmaya çalışan bir karakter klişesine dayanan filmde, bir kadın asker, bütünüyle erkek kurallarının tavizsiz uygulandığı orduda kendini kabul ettirmeye çalışıyordu. Ancak Jane o kadar sığ bir karakterdi ki, bu tutunma mücadelesinde yapabildiği tek şey erkeksileşmek, onlardan biri olmaktı. Eğer Demi Moore’un yerine siyahi bir erkek ya da bir çocuk oyuncu oynasaydı, senaryoda pek fazla değişiklik yapmak gerekmezdi. Kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik bütünüyle fiziksel kuvvet düzeyine indirilmiş, Jane’in kendini kabul ettirebilmesi kaslarını geliştirmesiyle koşut verilmişti.

Bir Çin efsanesine dayanan Mulan (1998) ve Fransızların tarihi kişiliği Joan of Arc (The Massenger: The Story of Joan of Arc, 1999) filmleri de güçlü kadın rol modelleri sunmaları açısından bu dönemde yapılan ilginç filmlerdi. Mulan bir Walt Disney animasyonuydu. Joan of Arc ile birçok yönden benzeşiyorlardı. Erkeklerin dünyasına erkek kılığında giren kadın, fiziksel ve psikolojik dayanıklıklarını kanıtlayarak kabul görüyordu. Bu filmler güçlü kadın rol modellerini destekleyen, kuralcı, acımasız erkek dünyasında kadınların varolabilme potansiyellerini göererek, kendilerinden sonraki birçok güçlü kadın temsiline kapı araladılar. Özellikle Uzak Doğu’lu kadın savaşçı imgesi, Holywood’un çok seveceği bir kilişeye dönüşecekti. Matrix (1999) filmindeki Trinity karakteri de yine Uzak Doğu’dan bir Japon animasyonundan ilham alınarak geliştirilmişti. Esas olarak Anime olarak adlandırılan Japon animasyonları ve Manga olarak bilinen çizgi romanları, Matrix filmiyle birlikte Holywood’un beslendiği en önemli kaynaklardan biri haline geldi. Bundan en büyük payı da kadın karakterler aldı.

Anime ve Manga kültüründe kadının ikircikli bir durumu vardır. Kadınlar açıkca bir haz nesnesidirler. Uzun sütunları andıran bacakları, dar ve kısa kıyafetleri içinde kalçaları ve göğüsleri hep ön plandadır. Bunula birlikte kavgacı, güçlü karakterlerdir. Birçok macerada başrolü oynarlar. Dövüşürler, iyi silah kullanırlar, ve istediklerini alırlarlar. Bütün bunları yaparken beyaz kadınların aksine cinsellikleri bir silah olarak kullanmaktansa gerçek silahları ve bilek gücünü tercih ederler. Ancak bu dövüşürken seksi görünmemek anlamını taşımaz. Hatta çoğu kez bu seksepalite abartılı olur. Birçok hikayede temel motivasyonları intikamdır ve bu intikam hemen her defasında kanlı olur.

Kaplan ve Ejderha (Crouching Tiger Hidden Dragon, 2000) kadın temsilleri açısından Holywood üzerindeki Uzak Doğu etkisini daha da hissedilir kılan bir film oldu. Amerikalıların, sessiz, uysal geyşalar olarak tanıdıkları Uzak Doğulu kadınlar hakkındaki ön yargılarını kıran filmde, asil bir Çinli genç kız evlenmeye zorlandığı zengin adamdan kaçarak bir maceraya atılıyor, karşısında çıkan engelleri mükemmel bir kareografi eşliğinde kılıcıyla aşarken, yaşadığı kapalı toplumda yabancı kaldığı özgürlük duygusuyla tanışıyor, kadınlığını ve içinde taşıdığı gücü (hem fiziksel hem duygusal anlamda) keşfediyordu. Bir anlamda Thelma ve Louise’i anımsatan bu tema üzerinden yükselen hikayede, Ziyi Zhang’ın can verdiği Jen Yu adlı özgürlük istenci ve bu istencin arkasından gitmesi ilerici bir rol model oluşturmaktaydı. Karakterinin tüm motivasyonu kendi bedeni üzerinde hak iddia edenlere karşı verdiği mücadeleydi.

Güçlü kadın temsillerin boy gösterdiği iki film 2000’li yılların başında geldi. Charlie’nin Melekleri (Charlie’s Angels, 2000) ve Lara Croft: Tomb Raider (2001) filmlerinin büyük prodüksyonlar olması ve dünya çapında tanıtımlarla vizyona girmesi Holywood’un kıç tekmeleyen kadınlara kapılarını ardına kadar açtığının bir göstergesiydi. Charlie’nin Melekleri tıpkı Tatlı Sert gibi 1970’lerin popüler bir TV dizisiydi. Birbirinden seksi üç kızın kötü adamları pataklaması çok ilgi çekti. Film gişede başarılı olurken devam filmlerinin yolu açıldı. Sinema uyarlamasındaki melekler TV dizisindekine oranla daha sert, pervasız ve cazibeliydiler. Farrah Fawcett’in düşmanlarını ahmaklaştıran gülüşü, şıklığı ve küçük zarif tabancasının yerini, kung-fu, kitch kıyafetler ve lav silahları almıştı. Yeni melekler gerçekten çok sert vuruyor, eril benzerlerinin bile altından kalkamayacakları zor durumlardan büyük bir kolaylıkla kurtuluyorlardı. Feminist eleştirmenler filmin bildik erkek bakışı için çekilmiş, erotik bir aksiyondan öteye gidemediği iddialarıyla eleştirdiler. Aynı iddialar Lara Croft: Tomb Raider için de geçerliydi. Popüler bir bilgisayar oyunu içinde yaratılan Lara Croft karakteri zaten bütünüyle erkeklerin dünyasına aitti. Yıllarca ergen erkeklerin posterlerini duvarlara astığı, hakkında fantaziler ürettiği sanal bir karakter olarak aynı zmanda bir ilk olma özelliği taşıyordu. Filmde bilgisayar oyunundan farksız bir olay örüsü içinde yüzeysel ve aksiyona dayalı bir anlatı içinde gelişmekteydi. Charlie’nin Melekleri ve Lara Croft: Tomb Raider bir anlamda zevk için kavga eden kadın rol modellerinin beyaz perdeye taşınmasında öncü oldular. Bundan önce bir kadının kullandığı şiddeti meşrulaştırmak için türlü geçerli nedenler gerekiyordu. Bir tecavüz, ailesine yönelik bir tehdit, büyük bir haksızlıktan kaynaklanan intikam hikayeleri, kadınların bir savaş makinesine dönüşmesi için meşru sebeplerdi. Bu iki filmde ise kadın karakterler şiddeti bir yaşam biçimine çevirmiş, adam sopalamayı bir zevk haline getirmişlerdi. Özellikle Lara Croft karakteri bir aristokrat, arkeolojist, zengin, kültürlü ve problemsiz bir karakterdi. Şiddet kullanması için geçerli sebepleri yoktu olsa bile bunu onun için yapabilecek tonlarca adam kiralayabilirdi. Ama hayır, Lara evinde yaptırdığı pahalı simülasyonlarda dövüş egzersizleri yapan, adam sopalamayı bir zevk olarak kodlayan sert bir kadındı ve elbette çok seksiydi.

Ailesine yönelik bir tehdit karşısında kaplan kesilen dişi modeli çok bidik bir hikayedir. Özellikle söz konusu olan bir çocuksa, kadının gösterdiği şiddet bütünüyle masumanedir. Örneğin 2003 tarihli Kayıp’ta (The Missing) son derece domestik bir ev kadını olan Cate Blanchet kaçırılan çocuğunun ardından zorlu bir yolcukluğa çıkıyor ve silah kullanmayı öğreniyordu. Bill’i Öldür (Kill Bill, 2003) ise bu tür bir haksızlık hikayesinin kanlı bir karnavala dönüşmüş haliydi. Karnındaki çocuğun katledildiğini düşünen, kendisi de eski bir profesyonel katil olan Beatrix Kiddo, bir zamanlar yakın arkadaşı olan başka kiralık katilleri tek tek haklıyordu. Yazının başında Uma Thurman’ın Beatrix Kiddo karakteri üzerine söyledikleri, aslında Holywood’un kıç tekmeleyen kadınları üzerine ateşli bir tartışmanın odak noktasına oturuyor. Güçlü kadın temsillerinin kadınlar için ilerici rol modeller olarak çözümlenebilmesi ya da bu kadın karakterlerin klasik anlatı yapısı içinde erkek kahraman tipolojisinin aynadan yansıyan dişi kopyaları olup olmadığı meselesi oldukça tartışmalı bir konuya dönüştü. İşin içinde bir de güçlü kadın rol modeli olarak sunulan karakterlerin erkek bakışının hizmetinde arzu nesneleri olarak inşa edilip edilmedikleri, cinsiyetçi sterotipleri kırıp kırmadığı, varolan statu quo ‘cu ayrımcılığı pekiştirip pekiştirmediği gibi sorunlarda varken kadının beyaz perdedeki temsili sorunsalı gittikçe çetrefilleşiyor. Bill’i Öldürmek bütün bu sorunsalın ortasında zengin kadın karakterleriyle konu hakkında çıkarımlarda bulunmak için zengin bir malzeme oluşturuyor ve başlı başına değerlendirilerek, güçlü kadın rol modellerinin gelecekteki Holywood macerası hakkında fikirler veriyor. Ancak bu elbette kendi başına bir yazı konusu olabilir. Şimdilik burada bir virgül koyarak bitirelim.

paylaşmak ne güzel:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir