Kültür, İdeoloji ve Hegemonya

kültür-05

İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle İngiltere’de kültür üzerine yapılan çalışmalarda, Frankfurt Okulunun geliştirildiği ‘kitle’ kavramı sorunlu bulunmuş, ve aşılmaya çalışılmıştır. Özellikle Richard Hoggard ve Raymond Williams, yaptıkları çalışmalarla, Marksist bir perspektiften kültür konusunu ele almış, ve homojen bir kitle tasarımına dayanmayan, toplumdaki etnik, cinsiyete dayanan ve ekonomik ayrışmaları göz önünde bulunduran bir kültür teorisi geliştirmeye çalışmışlardır. Örneğin Hoggard The Uses of Literacy adlı önemli eserinde, kitle kültürü karşısında bir işçi sınıfı kültürünün temel özelliklerini belirlemeye çalışmıştır. Hoggard İngiltere de yayımlanan marksist kadın dergileri üzerinde yaptığı çalışmalarla, işçi sınıfına özgü bir takım temel karakteristikler belirlemştir.

Hoggard’a göre, işçi sınıfı kültürü efsane ve ritüelin önemini vurgular. Entellektüel edimlere yönelik tepkisi ise olumsuzdur. Toplumsal yaşamın dokusu, toplu halde yaşamaktan hoşlanma ve arkadaş canlısı olma üzerine örülüdür. Kısa vadeli bir zevk düşkünlüğü, geleceği düşünmeme ve planlamama alışkanlığı yaygındır.[1] Bununla birlikte Hoggard çizdiği biraz da karikatürleştirilmiş işçi kültürü portresinde, kapitalist iş bölümü ile işçi sınıfı arasındaki ilişkilere ya da ideolojinin işçi sınıfı bilinci üzerindeki etkilerine pek yer vermez. İşçi sınıfı için çıkarılan dergilerin bir kapitalist yayıncılık ürünü olduğunu, ve o dergilerde betimlene karakterlerin işçi sınıfından çok orta sınıfın değerlerine sahip olduğunu göz ardı eder. Kültür ile ekonominin arsındaki bağları kurmaz, siyaseti tamamen analizinin dışında bırakır. Hogard’ın işçi sınıfı çözümlemesi işçilerin yaşamının yüzeysel yönlerine odaklanarak, durağan ve edilgen bir kültür kavrayışı getirir.

Raymond Williams ise daha radikal bir bakış açısı sergiler. Kültürü ekonomik altyapı tarafından belirlenen bir konumda değil, tamamen materyalist ilişkilerin bir uzantısı olarak kavramsallaştırır.[2] Ancak, kültür varolan ekonomik ilişkilerin, üretim tarzlarının sonucu olan, belirlenen bir olgu olarak değil, kendi içinde bu ilişkileri üreten ve yeniden üreten çelişkili bir süreç olarak görülür. Bu anlamda kültür ve ekonomik ilişkiler birbirinden ayrılamadığı gibi, aralarında bir belirleyicilik ilişkisi de kurulamaz.[3] Williams kültürel metinlerle toplumsal ilişkiler bütünü arasında kodlanmış, yapısal bir ilişki olduğunu düşünür. Bu ilişkiye ‘duygu yapısı’ adını verir. Bir toplumdaki duygu yapıları hiyerarşik olarak dizilmişlerdir. Bu hiyerarşinin en tepesinde ‘egemen duygu yapısı’ (egemen ideoloji) bulunur. Egemen duygu yapısı, kültürel metinleri organize eder ve bireylerin bu metinleri okuma sürecinde, yorumlama yeteneği üzerine sınırlar koyar ve baskı yapar.[4] Egemen duygu yapısı yönetici sınıfların siyasal ve ekonomik çıkarlarını temsil ettiği sürece egemen kalır ancak sabit ve değişmez değildir. Toplumsal mücadele ve değişim sürecine ayak uydurarak kendini sürekli yeniler. Toplumsal mücadele ve değişim argümanı bir ‘ kitle’ kavramının eleştirisinden yükselir. Williams, birbirinin benzeri insanlardan oluşan şekillendirilebilir maddi kütle olarak, ‘kitle’ kavramsallaştırmasının kültür çalışmaları üzerinde yıkıcı etkileri olduğunu iddia eder. Öncelikle, bu tür bir kavramsallaştırma, bütün bir sözlü ve yazılı kültürü, elektronik yayıncılık, film ve popüler edebiyat alanına indirgeyerek sınırlar. İkinci olarak, ‘kitle’ kavramı bu kavramsallaştırma içinde mevcut tüm anlamlarından arındırılarak kitle iletişim araçlarının izleyicisi (audience) bir ‘hayali’ topluluğa indirgenir. Son olarak, bu anlamda bir kavramsallaştırma, film, televizyon ve kitapların kitleyi nasıl etkileyeceği sorusundan başka bir şeyin sorgulanmasına izin vermez.

Williams’ın bu eleştirileri ve kültürel süreçler ile toplum arasında kurduğu ilişkiler kümesi, Birmingam Okulu adıyla anılan, Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi’nin (ÇKÇM) çalışmalarına yol gösterdi.  ÇKÇK, 1964 yılında Richard Hoggart yönetiminde kuruldu. Daha sonra Stuart Hall’un başkanlığında, ‘kültür’ sorunsalını tanımlı bir alanda çalışma nesnesi olarak belirledi. ‘Kültürel çalışmalar’ kavramı ilk kez Birmingam Okulu tarafından kullanılmaya başlandı.

Birmingam Okulu, belirli bir methoda ya da tek bir yaklaşıma bağlı kalmada ‘kültür’ konusunu disiplinler-arası bir pozisyondan  incelemeye başladı.  Disiplinler-arası bir yaklaşım, kurumsallaşmış, ve belli tanım ve kavramların arasına sıkışmış akademi geleneğine bir tepki olarak gelişti. Toplumsalın bir bütün olarak kavranmasının ve akademik işbölümünün getirdiği sınırlamalardan bağımsız olarak incelenmesinin varolan gerçekliklerin sağlıklı bir şekilde tespit edilmesinin önkoşulu olduğu düşünüldü. Bu anlamda kültürel çalışmalar sosyal bilimlerin tüm disiplinlerinden faydalanan ve belirli bir kavram ya da tanımlamalara bağlı kalmayan disiplinlerarası bir ‘‘disiplin’ olarak belirlendi. Örneğin ‘‘kültür’’kavramının belirli, kesin bir tanımının yapılmasına gerek duyulmadı ve ‘kültür’ üzerine farklı pozisyonlardan geliştirilen çeşitli yaklaşımlardan yararlanıldı. Bu anlamda kültür, toplumsalın her yanına nüfuz etmiş oldukça geniş anlamda  antropolojik bir kavram olarak düşünüldü. [5] Aslında bu yaklaşım, Amerikan kökenli anadamar iletişim çalışmalarına bir tepkiydi. Hall’a göre ‘iletişim’ kavramı kültür üzerine yapılan çalışmaları içerik ve metodolojik olarak sınırlandırmaktadır. İçerik olarak sınırlandırmaktadır, çünkü iletişim çalışmaları zorunlu olarak medyayı merkez alır. Bu yüzden edebiyat, sanat ve din, söyleşme, spor gibi gündelik hayatın sıradan yapıları dışlanmaktadır. Metodolojik olarak sınırlamaktadır, çünkü araştırmacıyı antropolojinin eleştirel, karşılaştırıcı ve yorunlayıcı metodolojisinden izole eder. [6]

Birmingam Okulunun tanımladığı biçimde kültürel çalışmalar, ‘kültür’ kavramı araştırmayı yapanın kullandığı ampirik ve siyasi malzemeler ve kavramsal çerçeve içinden tanımlanır. Bu anlamda ‘kültür’ kavramının net, kesin ve tek bir tanımı yoktur. Bu durum zaman zaman bir takım teorik sorunlara yol açsa da, araştırmacı, değişkenlerini seçerken ve tezini oluştururken, metodolojik ve teorik kısıtlamalardan bağımsız olur.[7]

Birmingam Okulu araştırmacılarının bir özelliği de, seçkinci olarak nitelendirdikleri aşağı/yüksek kültür ayrımına karşı olmalarıdır.  Araştırmacı tüm kültürleri, aralarında hiyearşik bir ilişki kurmadan aynı doğru üzerinde yaklaşmalıdır. Elbette bu bir nesnellik iddiası değildir. Altı çizilen kültürel çalışmalarda, araştırmacının bir takım önbelirlemelerden kurtululması, kültür konusunu seçkinci bir bakış açısıyla değerlendirmemesidir.

Birmingam Okulunun bir diğer temel özelliği, ‘kitle’ kavramsallaştırmasına duyduğu tepkidir. Bireylerin, yaşadıkları sosyo-ekonomik çevrelerden bağımsız, atomize ve yönlendirilmeye tamamen açık bir şekilde görülmesine tepki olarak, Birmingam Okulu teorisyenleri çalışmalarını çoğunlukla ‘izleyici’ üzerine yoğunlaştırmışlardır. Kültürel çalışmalar, medyanın ideolojik rolü olarak tanımlanabilecek noktaya dayanan bir çerçeve içinde ‘pasif izleyici’ ve ‘dolaysız etki’ modellerinden bir kopuşu gerçekleştirdi.  İzleyici kültür endüstrisi tarafından kodlanan mesajların tek bir biçimde, mesajları kodlayanların amaçları doğrultusunda alımlanmadığını, aksine bu mesajlar karşısında izleyicinin değişiklik gösteren kodaçımları olduğunu ileri sürdü. Bu anlamda kültürel çalışmalar dikkatini, mesajların nasıl kodlandığı ve toplumun değişik kesimleri tarafından nasıl kodaçımı yapıldığı üzerinde yoğunlaştırdı.[8]

Kültürel çalışmalar temel olarak Frankfurt Okulu’nun, özellikle Horkheimer, Adorno ve Marcuse’ın çalışmaları çerçevesinde tartışmaya açılan, kültür ve ideoloji arasındaki, maddi, toplumsal ve tarihsel ilişkileri inceleyen geleneği takip etmektedir. Bunu yaparken, Louis Althusser’in ‘ideolojik devlet aygıtları’ kavramı ve Antonio Gramsci’nin ‘hegemonya’ kavramınından yararlanır.  Althusser, mevcut toplumsal üretim ilişkilerinin maddi varlığının muhafaza edilebilmesi için, bu ilişkilerin, üretim ilişkileri dışındaki toplumsal kurumlarda (üstyapı) yeniden üretilmesinin gerekliliğini altını çizer.. Bu yeniden üretim, okul, aile, ordu gibi tüm toplumsal kurumları içine alıcak şekilde genişler. Bu kurumlar devletin ‘ideolojik aygıtları’ olarak kavramsallaştırılırlar ve mevcut toplumsal kurumları, pratikleri değer ve normları idealize ederek, toplumdaki eşitsizlikleri, ekonomik sömürüyü, ırk ve cinsiyet ayrımcılığını gizlerler.[9] Bu kurumlar -ki kültür de bir üstyapı kurumudur, üretim ilişkilerindeki egemenlerden ve bu egemenlerin somutlaştığı devlette ’görece özerk’tirler. Egemen sınıf ve üretim ilişkilerinin, bu kurumlar üzerinde tam bir denetimleri olmasa da, ‘son kertede’ belirleyicidirler.[10] Bununla birlikte kültürel çalışmalar, bu görece özerkliği farklı yorumlama eğilimindedirler, altyapı, kültür üzerinde son kertede değil, ilk kertede belirleyicidir. Mevcut üretim ilişkileri ve yapıları oyunun kurallarını koyar ve toplumsal deneyimler bu kurallar içinden gelişir.

Kültürel çalışmaların bir diğer teorik ardyöresini, Gramsci’nin hegemonya teorisi oluşturur. Kültür, ideolojik söylemlerin bir çatışma alanı olarak kavramsallaştırılır. Başat söylem, bu mücadele içinde gücünü, ‘rıza’, ‘oydaşma’, ‘sağduyu’, ‘kamuoyu’ gibi şiddete dayanmayan baskı biçimlerinden alır. Bu anlamda hegemonya, tek bir yönetici sınıfın tahakküm süreci olmaktan ziyade, sürekli kazanılması gereken, alternatif radikal söylemlerle mücadeyi gerektiren ve belirli bir tarihsel döneme özerk bir süreçtir.[11] Medya, din, ordu, aile ve diğer kültürel kurumlar bu mücadelenin verildiği alanlardır. Ancak bu eşit bir mücadele değil, toplumdaki maddi kaynaklara sahip olnaların avantajlı oldukları asimetrik bir ilişkiler bütünüdür. Dolayısıyla, hegemonya her zaman için bir tarafın (başat söylemin) alehine işler. Alternatif söylemler ve ideolojiler ise kendilerini bu başat söyleme göre tanımlar, ona eklemlendikleri ölçüde var olurlar.[12]

Kültür çalışmalarının kültür konusunu, toplumdaki ideolojik yapıları, hegemonya mücadelesini içine alacak bir genişlikte ele almaları, kültürün artık, nesilden nesile aktarılan bir bilinç ve davranış bilgisi olarak sosyolojik bir temelde kavramsallaştırılmasını zorlaştırır. Kültür hem pratik hem de deneyimdir.[13]  Bu anlamda kültürel çalışmaların nesnesi, sadece, metinler, filimler, romanlar, müzik gibi kültürel ürünler değil, bu ürünlerin üretim, tüketim, dağıtım süreçlerini belirleyen pratiklerdir. Bu noktada, ideoloji, bir yanlış bilinçlenme ya da yalnızca, belli bir grubun değerler normlar ve çıkarlarını topluma kabul ettrime süreci olarak kavranmaz. Toplum üzerine dayatılmış verili bir gerçeklik ya da bir dünya görüşü değildir. İdeoloji, bir içerikten ziyade, bir yapıdır; imgelerin ve kavramların düzenlenmesini ve işlev görmelerini belirleyen bir kurallar dizisidir.[14] Hegemonya içinde bu kurallar sadece egemen ya da başat söylemin ortaya çıkmasında değil, tüm söylemlerin oluşturulmasında rol oynarlar. Kültür olgusu, ancak bu kurallar bütününün ortaya çıkarılması ve ‘anlamlandırma siyaseti’ içinde, başat söylemin iktidarını  nasıl kurduğunun anlaşılması ile kavranabilir. Bu anlamda kültür, homojen, monolitik  bir bütün olmaktan çok, verili bir zaman dilimi içinde, belirli bir toplumsal yapıdaki  değişken görünümlerdir. Kültür dünyayı anlamlandırma sürecidir. Pasif deneyimlerden ziyade, temsiller ve söylemler içinde sürekli yeniden üretilen aktif katılımı içerir. Bu anlamda ekonomi altyapı tarafından belirlenen değil, mevcut üretim ilişkileri ile ortaya çıkan koşullar içinde bir mücadele sürecidir.

Referanslar

[1] aktaran, Swingewood, (1996) Kitle Kültürü Efsanesi  çev : Aykut Kansu, (Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları), sf:72-73

[2] Williams, R., (1977) Marxism and Literature (Oxford : Oxford University Press) sf:80-82

[3] A.g.e, sf: 83-87

[4] Alemdar, K, & Erdoğan, İ., (1994), Popüler Kültür ve İletişim, (İstanbul: Ümit Yayıncılık), sf:221-223

[5] Agger, B, (1992), Cultural Studies as Critical Theory, (Londra: The Farmer Press), sf: 78

[6] Aktaran, Carey, J., (1989), Mass Communication and Cultural Studies, Communication as Culture içinde, sf: 41-42

[7] Agger, B., a.g.e., sf: 79

[8] Hall, S., (1993), Encoding and Decoding in the Television DiscourseThe Cultural Studies Readers içinde, Der: S. During, (Londra: Routledge), sf: 128-138

[9] Curran, J., Gurewitch, m., and Wollacott, j., (1992), “The Study of the Media, Theoretical Approaches”, Culture Society and the Media içinde, (Londra: Routledge), sf:19-21

[10] Agger, B., sf: 91

[11] Hall, S., (1999), Kültür Medya ve İdeolojik Etki, Medya İktidar İdeoloji içinde, Çev: Mehmet Küçük, (Ankara: Ark Yayınları), sf: 222-225

[12] Williams, (1977), a.g.e., sf:110

[13] Agger, B., a.g.e, sf: 84

[14] Hall, S, (1982), Rediscovery of ‘Ideology’: Return of the Repressed in Media Studies, Culture Society and the Media içinde, Der. M. Gurevitch, (Londra: Routledge), sf: 71

 

paylaşmak ne güzel:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir