Medya ve Popüler Kültür

tumblr_lek4hbJpbl1qz6f9yo1_500

Kitle iletişim araçları ile kültür endüstirisi birbirinden ayrılamaz iki olgudur. Popüler kültür kavramının değişen anlamları ile kitle iletişim teknolojilerindeki değişim birbirine paralel gelişir. Kitle iletişim araçları, daha ‘popüler’ deyimle medya, bugün, toplumdaki anlamlandırma sürecini, neredeyse tekeline almış bir kurumdur. Medya kavramı, ne bir teknolojiyi, ne ideolojik bir aygıtı, ne egemen söylemi, ne kapitalist bir şirketi, ne de bir kültürü niteler. Medya bunların hepsidir. Son yirmi yılda gelişen postmodernist teori, televizyon üzerinden geliştirdiği tezlerle, artık medya dılşında bir gerçeklikten söz edilemeyeceğini, varolan gerçekliğin, dünyayı algılama biçiminin tamamıyla medya dolayımıyla kurulduğunu, dolayısıyla temsil ile gerçeğin; imge ile gönderenin arasındaki geleneksel ayrımın silindiğini iddia etmiş, ve toplumsalın sonunu ilan etmiştir.[1] Butür bir iddia biraz abartılı bulunsa da, yüz yüze ilişkilerin oldukça sınırlandığı günümüz toplumlarında, başlıca iletişim aracı haline gelen medyanın, temsiller ve simgeler aracılığı ile kurduğu gerçekliği topluma kabul ettirmesi pek de olağandışı görünmemektedir. Bu anlamda, medya pekala bir kültürel sistem olarak tanımlanabilir.

Medya’yı diğer toplumsal kurumlardan ayıran en temel özelliği, diğer kapitalist şirketlere benzer bir şekilde birikim ve kar maksimizasyonu çerçevesinde meta üreterek, toplumdaki ekonomik ilişkileri yeniden üretebildiği gibi, aynı zamanda bir anlam üretebilme potansiyeli içererek, toplumdaki soyal ve siyasi ilişkileride üretebilme ve yeniden üretebilme gücüne sahip olmasıdır. Medya sadece bir iletişim aracı olamaz, çünkü varolanı olduğu gibi gösteremez. Onun yaptığı bir takım olay ve olguları alıp, teknolojik bir süreçten ve bir dışlama mantığından geçirdikten sonra yeniden yaratarak sunmaktır. Bu anlamda medyanın işleyişi, bir seçme, eleme ve sunma süreçlerinden geçtiği için, tıpkı kültürün işleyişinde olduğu gibi ideoloji ve hegemonya kavramları çerçevesinde düşünülebilir.

Modern medya, örneğin televizyon, sunduğu gerçekliğin tek ve doğru gerçek olduğu iddiasını taşır.  Bu iddianın arkasında gerçekliğin yaratılması süreci vardır. Ancak bu süreç bir tercih değil, bir zorunluluktur, çünkü, gerçeklik insana verili değildir, dil aracılığıyla yaratılması gerekir. Abercombie, televizyonda gerçekliğin yaratılma sürecinin üç temel özelliği olduğunu iddia eder.Öncelikle, (1) televizyon dünyaya açılan bir pencere gibi görünür. İzleyici ile dünya arasında bir aracı yok gibidir. İkinci olarak, (2) televizyonda olaylar ve karakterler rasyonel bir anlatıcı tarafından aktarılırlar. Bu anlamda olaylar ve karakterlerin keyfi ve rastlantısal bir doğası yoktur, onlar rasyonel prensipler tarafından düzenlenirler. Son olarak (3) gerçeklik, üretim sürecini gizler. İzleyici televizyon izlediği sürece, onun arkasındaki üretim sürecinin farkına varmaz. Üretim sürecinin gizlenmesi anlatıcının da gizlenmesini sağlar.[2]

Televizyon yarattığı güçlü gerçeklik etkisine rağmen, onun yarattığı gerçeklik bir kurgudur. Yapılan, sadece gerçekliğin bir versyonunun üretilmesi ve bir dünya kurgulanmasıdır. Bütün kurgulamalarda olduğu gibi, bunda da dünyaya ait bir takım özellikler dışarıda bırakılır. Ancak televizyonun izleyici üzerindeki etkisi o kadar kuvvetlidir ki, onun sunduğu gerçeklik izleyici tarafından tek bir gerçeklik olarak algılanabilir. Bu gerçeklik anlatıcı tarafından doğal ve saydammış gibi gösterilir. Bu anlamda anlatıcı söylemler arasında bir hiyerarşi yaratır ve bir söylemi tercih ederek diğerlerini dışlar ve onları kontrol eder.[3]

Televizyon bir ‘anlaşma aracıdır’ (conventional medium). Bu anlaşma üzerinde alışkanlıklarını ve rutinliklerini pekiştirmek isteyen izleyici ve üretim maaliyetlerini düzenlemek isteyen üretici mütabıktır. McCabe, bu anlaşmanın radikal söylemleri dışladığını ve söylemler arasında oluşturduğu hiyerarşinin tepesine izleyicinin televizyon aracılığı ile karşı karşıya kaldığı dünyada olup bitenleri sorgulamasını engelleyen, bakış açısını çerçeveleyen, eleştiriyi olanaksız kılan bir üst-söylem yerleştirdiğini iddia eder.[4] Televizyon programları hiyerarşinin alt kısımlarında yer alan söylemlere de yer verir. Ancak bunu, sınırlı bir şekilde sürekli olumsuz anlamda sunar. Televizyon hiyerarşinin alt sıralarındaki alternatif, radikal söylemleri, üst-söylemi ‘aşılamak’ için kullanır.   Kendi gerçekliği dışındaki gerçeklikler, birer olumsuzluk örneği olarak, televizyonun anlatısını güçlendirmek, onu olumlamak için deforme eder.

Televizyonda gerçeklik Roland Barthes’ın kavramsallaştırdığı biçimiyle ‘mit’ ile bir çok ortak özellikler gösterir. İkisi de bir söylem olarak kendilerini kültürel ya da siyasi olmaktan çok doğal olarak sunarlar.[5] Gerçeklik –tıpkı mit gibi, kendini ancak söylem aracılığı ile açığa vurur. Söylem ise gerçekliğin sadece kültürel yorumlarından değil, aynı zamanda siyasi yorumlarından da oluşur. Bu şu demektir; bir söylem siyasi olarak tanımlanabilir bir noktadan yükselir, ve  bir ‘ortak duyu’  etrafından şekillenmiş toplumsal bir grubun çıkarlarına hizmet eder. Barthes, ortak duyunun, onu dile getirenin içinden konuştuğu hakikat yanılsaması olduğunu iddia eder.[6] Dolayısıyla, söylemin eleştirisi hangi bakış açısının, kimler tarafından gerçeklik gibi sunulduğu noktasından hareket eder. Kim hangi söylemin içinden neyi hakikat gibi sunuyor? Bu eleştiri özellikle ekonomik kaynakların ve sosyal iktidarın eşitsiz olarak dağıldığı modern toplumlar için önemli bir sorudur. Eşitsiz dağılım ekonominin perspektifinden bakıldığında kesin ve tanıtlanabilirdir, ancak dilin ve kültürün perspektifi bu kesinliği bulanıklaştırır. Eşitlik nosyonu, burjuva kapitalizminin mitinin en önemli özelliklerinden biridir. Kültürel ve dilsel kaynakların, ulusal bir eğitim sistemiyle herkesin kullanımına açık ve eşitçe dağıtıldığı gayretle savunulunur. Söylemsel iktidar, sınıfsal temelli bir gerçekliğin ortak duyu gibi sunulduğu bir güçtür. Bu gücü kullanan toplumsal sınıf, aynı zamanda ekonomik gücü de elinde tutmaktadır. Bununla birlikte ekonomik güç ile söylemsel gücün farklılığı, birincisi açık ve kesin, ikincisinin ise kendini nesnel, evrensel bir gerçeklik gibi kavranan ortak duyunun ardına saklanabilmesidir.

Görüldüğü gibi, kültür üzerine geliştirilen birçok argümanın, televizyon özelinde kitle iletişim araçlarına da uygulamak mümkündür. Kitle iletişim araçlarıda, tıpkı kültür gibi, toplumsal mücadelenin sürdüğü, anlamlandırma siyasetinin ggeliştiği bir alan olarak kavramsallaştırılabilir. Bununla birlikte medyanın, toplumsal gerçekliğin üretimindeki önemli rolü, onun bir kültürel sistem olarak kavramsallaştırılabileceği olasılığını gündeme getirir. Gerçekliğin metalaştığı, dünya görüşlerinin, hayatı yaşama biçimlerinin paketlenip satıldığı bir toplumda, medya bir kültürel sistem olarak  gerçekliğin üretildiği ve yayıldığı en önemli toplumsal kurum olma özelliğini taşımaktadır.[7] Popüler kültür ve kitle kültürü tartışmaları bu anlamda medya üzerine yoğunlaşmaktadır. Bundan sonraki bölümde, kavramsal olarak bir takım zayıflıklar ve problemler içeren bu iki kavramın yerine ‘medya kültürü’ kavramı üzerinde duracağım.

Referanslar

[1] Boudrillard, J., Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu, sf: 44-59

[2] Abercombie, N., (1996), Television and Society, sf: 27

[3] A.g.e, sf: 28-29

[4] Aktaran, Fiske, J.,(1992), Realism and Ideology, Television Culture içinde, sf: 38

[5] A.g.e, sf:41

[6] A.g.e., sf: 42-43

[7] Best, S:, (1994), The Commodification of Reality and the Reality of Commodification: Boudrillard, Debord and Postmodern Theory Boudrillard: A Critical Reader

paylaşmak ne güzel:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir