Televizyon Temsil ve Söylem

S030351

İmgelerin ve görüntülerin toplumsal ilişkilerdeki belirleyici rolü çerçevesinde televizyon pozitivist bir çıkış noktasından eleştirilir. Taklitçi (mimetic) yaklaşım olarak adlandırılabilecek bu eleştiri doğrultusunda televizyon, kamera merceğini dünyaya açılan bir pencere olarak inşa eden bir saydamlık eğretilemesi üzerine temellendirilmiştir. Bu yaklaşım Plato’nun sanatı olumsuzlarken kullandığı ‘temsilin temsili’ düşüncesini televizyon üzerinden tekrar eder.  Nesnel bir gerçeklğin varlığını a priori kabullenir. Taklitçi yaklaşım bir imgenin kendi göndergesinin bir yansıması olduğu yolundaki varsayıma dayanır. Ancak televizyon imge ile göndergesi arasındaki bu ilişkiyi tersine çevirerek, imgeyi göndergesinden daha önemli bir hale getirir. Bunun sonucu, imgelerin sahip olabileceği doğruluk değerinden çok, onların yeniden üretimi ve dağılımı üzerine yoğunlaşan bir ‘imge manipülasyonu’ endüstrisinin gelişmesidir.[1] Televizyonun bu süreçte oynadığı etken rol sayesinde toplum, imge ile gösteren (gerçek) arasındaki ayrımı fark edemez duruma gelir ve gerçekliği bir tür ‘yalan’ pratikler üzerinden çarpıtılmış olarak algılar. Bu bir çarpıtmadır çünkü, kamera göz ile görüntü arasında dolaysız bir aracılık rolü üstlenmez. Dünyayı insanın önüne getirirken, görüntüyü dilden ve düşünceden kurtaramaz. Kamera açısı, mesafe, ışık ayarı ve kurgu bize bir anlatım ile karşı karşıya olduğumuzu gösterir ve televizyonda gördüğümüz olan bitenin resmi değil bir anlatımdır.[2]

Gündelik hayatta görmenin bir nesnesi yok gibidir. Elbette görülebilenler sınırlıdır ve bu sınırlılık her zaman bir çerçeve çizer, ancak bedenin hareketi ile bu çerçeve sürekli kayar ve sabitlenmez. Televizyon ise görüntü bir parçadan kesip ayrılmış, zaman eksiltilerle bölünmüş geri dönüş ve tekrarlarla  yeniden düzenlenmiştir. Bu anlamda ekranda akan görüntüler bir anlatının ürünüdür. Her zaman bir anlatan vardır ve izleyici kendi deneyimlerinin aksine gören değil, görüleni dinleyendir. Bu durum, görmenin ve gözün bağımsızlığını sınırlar, televizyon görüntülerinin saydamlığını zedeler. Gerçekliğin sahnelenmesi pratiği olarak televizyon, dünyayı ayağımıza getirirken onu kendine göre değiştirme, düzenleme ve yeniden kurma potansiyeli taşır. Bu anlamda televizyon dünyaya açılan bir pencere değil, dünya resminin yeniden çizilmiş bir parçasıdır.

Televizyonun temsilin temsili olması, onun nesnelliğine gölge düşürür. Gerçeklik ve televizyon arasındaki ilişki sorunsallaşır. Televizyonun temsilin temsili olması onun gerçekliği dil aracılığı ile sunması onun ne olduğuna ilişkin soruyu, televizyonun gerçekliği kurma söylemi üzerine yoğunlaştırır.

Televizyon gerçekliği olduğu gibi yansıtma iddiası taşır. Bu iddianın arkasında gerçekliğin yaratılması süreci vardır. Abercombie, televizyonda gerçekliğin yaratılma sürecinin üç temel özelliği olduğunu iddia eder.

Öncelikle, (1) televizyon dünyaya açılan bir pencere gibi görünür. İzleyici ile dünya arasında bir aracı yok gibidir. İkinci olarak, (2) televizyonda olaylar ve karakterler rasyonel bir anlatıcı tarafından aktarılırlar. Bu anlamda olaylar ve karakterlerin keyfi ve rastlantısal bir doğası yoktur, onlar rasyonel prensipler tarafından düzenlenirler. Son olarak (3) gerçeklik, üretim sürecini gizler. İzleyici televizyon izlediği sürece, onun arkasındaki üretim sürecinin farkına varmaz. Üretim sürecinin gizlenmesi anlatıcının da gizlenmesini sağlar.[3]

Televizyon yarattığı güçlü gerçeklik etkisine rağmen, onun yarattığı gerçeklik bir kurgudur. Yapılan, sadece gerçekliğin bir versiyonunun üretilmesi ve bir dünya kurgulanmasıdır. Bütün kurgulamalarda olduğu gibi, bunda da dünyaya ait bir takım özellikler dışarıda bırakılır. Ancak televizyonun izleyici üzerindeki etkisi o kadar kuvvetlidir ki, onun sunduğu gerçeklik izleyici tarafından tek bir gerçeklik olarak algılanabilir. Bu gerçeklik anlatıcı tarafından doğal ve saydammış gibi gösterilir. Bu anlamda anlatıcı söylemler arasında bir hiyerarşi yaratır ve bir söylemi tercih ederek diğerlerini dışlar ve onları kontrol eder.[4]

Televizyon bir ‘anlaşma aracıdır’ (conventional medium). Bu anlaşma üzerinde alışkanlıklarını ve rutinliklerini pekiştirmek isteyen izleyici ve üretim maaliyetlerini düzenlemek isteyen üretici mütabıktır. McCabe, bu anlaşmanın radikal söylemleri dışladığını ve söylemler arasında oluşturduğu hiyerarşinin tepesine izleyicinin televizyon aracılığı ile karşı karşıya kaldığı dünyada olup bitenleri sorgulamasını engelleyen, bakış açısını çerçeveleyen, eleştiriyi olanaksız kılan bir üst-söylem yerleştirdiğini iddia eder.[5]

Televizyon programları hiyerarşinin alt kısımlarında yer alan söylemlere de yer verir. Ancak bunu, sınırlı bir şekilde sürekli olumsuz anlamda sunar. Televizyon hiyerarşinin alt sıralarındaki alternatif, radikal söylemleri, üst-söylemi ‘aşılamak’ için kullanır. Kendi gerçekliği dışındaki gerçeklikler, birer olumsuzluk örneği olarak, televizyonun anlatısını güçlendirmek, onu olumlamak için deforme eder.

Televizyonda gerçeklik Roland Barthes’ın kavramsallaştırdığı biçimiyle ‘mit’ ile bir çok ortak özellikler gösterir. İkisi de bir söylem olarak kendilerini kültürel ya da siyasi olmaktan çok doğal olarak sunarlar.[6] (Gerçeklik –tıpkı mit gibi, kendini ancak söylem aracılığı ile açığa vurur. Söylem ise gerçekliğin sadece kültürel yorumlarından değil, aynı zamanda siyasi yorumlarından da oluşur. Bu şu demektir; bir söylem siyasi olarak tanımlanabilir bir noktadan yükselir, ve  bir ‘ortak duyu’  etrafından şekillenmiş toplumsal bir grubun çıkarlarına hizmet eder. Barthes, ortak duyunun, onu dile getirenin içinden konuştuğu hakikat yanılsaması olduğunu iddia eder.[7] Dolayısıyla, söylemin eleştirisi hangi bakış açısının, kimler tarafından gerçeklik gibi sunulduğu noktasından hareket eder. Kim hangi söylemin içinden neyi hakikat gibi sunuyor? Bu eleştiri özellikle ekonomik kaynakların ve sosyal iktidarın eşitsiz olarak dağıldığı modern toplumlar için önemli bir sorudur. Eşitsiz dağılım ekonominin perspektifinden bakıldığında kesin ve tanıtlanabilirdir, ancak dilin ve kültürün perspektifi bu kesinliği bulanıklaştırır. Eşitlik nosyonu, burjuva kapitalizminin mitinin en önemli özelliklerinden biridir. Kültürel ve dilsel kaynakların, ulusal bir eğitim sistemiyle herkesin kullanımına açık ve eşitçe dağıtıldığı gayretle savunulunur.

Söylemsel iktidar, sınıfsal temelli bir gerçekliğin ortak duyu gibi sunulduğu bir güçtür. Bu gücü kullanan toplumsal sınıf, aynı zamanda ekonomik gücü de elinde tutmaktadır. Bununla birlikte ekonomik güç ile söylemsel gücün farklılığı, birincisi açık ve kesin, ikincisinin ise kendini nesnel, evrensel bir gerçeklik gibi kavranan ortak duyunun ardına saklanabilmesidir.

Bu söylem nasıl belirlenir? Onu belirleyen dinamikler nelerdir? Bu sorular televizyon nedir sorusunu ideoloji tartışmalarının merkezine yerleştirir. Toplumu kavramanın bir yolu olarak televizyon olgusu, toplumsal mücadelenin, ideolojik saf tutmaların, iktidar ilişkilerinin mekanı olarak kavramsallaştırılır. Televizyon, ne sadece bir teknolojidir ne de gerçekliği çarpıtan, dünyayı kurugulayan bir araçtır. O toplumsal düzenin işleyiş süreci içinde ideolojik bir aygıttır.

Referanslar

[1] Fiske., J., (1992), “Realism and Ideology”, Television Culture içinde, (Londra: Routledge), sf: 31

[2] Mutman, M., (1995), “Televizyonu Nasıl Sorgulamalı”, Toplum ve Bilim içinde, No: 67 Güz, sf: 43

[3] Abercombie, N., (1996), Television and Society, (Cambridge: Polity Press, sf: 27

[4] Abercombie, N., (1996), a.g.e, sf: 28-29

[5] aktaran Fiske., J., (1992), a.g.e, sf:38

[6] Fiske., J., (1992), a.g.e, sf:41

[7] aktaran Fiske., J., (1992), a.g.e, sf:42

paylaşmak ne güzel:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir