Televizyon ve İdeoloji

television-04

“Bilinç hiçbir zaman bilinçli varoluşun ötesinde bir şey olamaz, insanın varoluşu insanın gerçek yaşam süreçleridir. İdeoloji de insanların ve insanların oluşturdukları olayların camera obscura’da olduğu gibi ters görünmesinin nedeni insanların tarihsel yaşam süreçleridir, aynı şekilde nesnelerin retina’da bütün bütüne ters görünmesinin nedeni de nesnelerin fiziksel yaşam süreçleridir.”[1]

-Marx’ın karmaşık benzetmelerle tanımladığı ideoloji, bilincin de bir bölümünü oluşturduğu maddi toplumsal süreçleri görmezlikten gelen düşünce biçimleri anlamına geliyordu. Ancak burada televizyon nedir sorusu için önemli olan nokta, ideoloji tanımlanırken kullanılan benzetmenin kamera olmasıdır. Kamera nesneleri ters göstren bir aygıttır ve nesneyi düz çevirmek için başka bir merceğe ihtiyaç duyar.

Ortadoks Marksist düşünce tıpkı kamera gibi televizyonun da maddi toplumsal süreçleri ters gören (ya da görmezlikten gelen), baskın sınıfın gözüyle gören bir aygıt olarak kavramsallaştırma eğilimindedir. Bu anlamda televizyon anlatısındaki üst-söylem, baskın sınıfın normları, değerleri ve çıkarları doğrultusunda gelişerek, izleyicileri ya da toplumu bu değer, norm ve çıkarların doğallığına ve doğruluğuna inandırır. Televizyonun kurguladığı gerçeklik, yarattığı dünya bir mücadele alanı olmaktan ziyade, baskın sınıfın propagandası, yanlış gerçeklik ve yanlış bilinçlendirmedir. Bu anlamda televizyon, baskın sınıfların bir iktidar aracı, ideolojik bir aygıtıdır.

Bu düşünceyi Althusserci bir yaklaşımla revize edersek; televizyonun işlevi, mevcut toplumsal üretim ilişkilerinin maddi varlığının muhafaza edilebilmesi için, bu ilişkilerin üretim ilişkileri dışındaki toplumsal kurumlarda (üst-yapı) yeniden üretilmesi sürecinde rol oynar. Bu yeniden üretim, okul, aile, ordu gibi tüm toplumsal kurumları içine alıcak şekilde genişler. Bu kurumlar devletin ‘ideolojik aygıtları’ olarak kavramsallaştırılırlar ve mevcut toplumsal kurumları, pratikleri değer ve normları idealize ederek, toplumdaki eşitsizlikleri, ekonomik sömürüyü, ırk ve cinsiyet ayrımcılığını gizlerler.[2]

Televizyon bu süreçte rol oynayan en etkin araçtır. Üst-söylem, radikal, muhalif söylemleri dışlayarak, onları olumsuzlayarak ve kurduğu dünyayanın gerçekliğinin sorgulanmasına olanak tanımayarak görevini yerine getirir. Bu üst-söylem nasıl işlerlik kazanır? Televizyon pratikleri nasıl üst-söylemin taşıyıcısı haline gelir?

Sholle, televizyonu ideolojik olrak tanımlanan işlevleri altı ana başlıkta toplar:

1-  Çökelme (sedimentation), kendini bir ideoloji olarak depolayan söylemdir. Bu tarihsel olarak geçmişte varolan, baskın olan bir takım değer ve normların, bu günün toplumunda etkisini sürdürmesi, egemen düşünceye eklemlenerek varlığını devam ettirmesidir. Kendini laik olarak tanımlayan, bu nedenle ‘kutsal’ olanı, laik düşüncelere tahvil eden bir toplumda, dinsel değer ve yargılar bu çeşit ‘kalıntısal’ değerler bütününe örnek gösterilebilir. Televizyonun işlevi, bu çökelmiş söylemlerin toplumsal yaşam içinde yer alabileceği bir alan kurmak, ya da zaten mevcut olan bu alana destek sağlamaktır. Televizyon bu çökelmiş söylemlerin işlev görmesini formatları ile destekler. Format, çeşitli olay örgülerinin, programların ve haberlerin içine yerleştirilmesine olanak sağlayan sabit bir yapıdır.[3] Çökelmiş söylemler asıl olarak ortak-duyu biçimine bürünür ve toplumsl ilişkilerde belirleyici olma özelliklerini sürdürürler. (ırkçılık, cinsiyetçilik vs. gibi söylemlerin toplumsal pratikler üzerindeki etkileri gibi)

2- Şeyleşme (reification), mevcut olanın doğallaştırılmasıdır. Olguların bilinçli bir yorumunun ve nesneleri belli bir algılama tarzının sabitleştirildiği bir söylemdir. Şeyleşleşme tam da Althusser’in altını çizdiği baskın sınıfın ideal ve çıkarlarının doğallık kazandığı, evrenselleştiği bir söylemdir. Horkheimer’a göre, şeyleşme bir tahakkümdür.[4] Şeyleşme televizyon pratiklerinin eleştirel yorumları ve radikal söylemleri dışta bıraktığı bir alanda yükselir. Böylece mevcut olan hakkında tek ve meşru bir görüş gelişir. Şeyleşme söylemi doğrudan bir metin üzerinden kurulamaz. Daha çok televizyon programlarının üretilmesi sürecinde yaşanan bir dizi sınırlamalar sonucunda ortaya çıkar. Metni yaratanlar ile idareciler arasındaki uzun ve kısıtlayıcı ilişkiler, metnin hayali bir kitleye ulaştırma amacı şeyleşme söylemini oluşturan süreci belirler.[5]

3- Uyarlama (adaptation), belirli bir sürede gerçekleşen değişme yoluyla uyumluluğun sağlanmasıdır. Televizyon, gözle görülenin gerçekliğinin rasyonel bir söylem alanı haline dönüştüğü bir görsel kültür yaratır. Bu görsel kültür, yaşam tecrübelerinin standart ve klişe bir biçimde üretimine ve tüketimine dayanır. Üretilen bu yaşam tecrübeleri vasıtası ile televizyon toplumda sosyolojik anlamda belirlenmiş roller ve bu rolleri oynayan aktörlerin yaratılmasına katkıda bulunur.[6]

4- Yatıştırma (mollification), yoğunluğu azaltmak, pasif kılmak ve suskunlaştırmaktır. Televizyon bunu yarattığı gösteri söylemi ile gerçekleştirir. Bu gösteride, izleyiciye sunulan yaşam tecrübeleri, toplumsdaki yaşam tecrübelerinin şiddetini bastırır. İdeoloji bilinç ve bilince dayalı eylem üretmeyerek, söylemi sadece söylem düzeyinde yansıtır. Etkisi hiçbir etkide bulunmayışından ibarettir. Örneğin bir düşünce ya da öğreti olarak ‘özgürlük’ kendi başına bir eyleme yol açmaz, ama özgür ya da özgürlüğü kullanan bireyler biçimine büründüğünde eylem üretir. Televizyonun söylemi bir eyleme yol açmayan kavramlar üretmektir.[7]

5- Meşrulaştırma (legitimation), daha öncede belirttiğim gibi toplumsal değerlerin doğallaştırılması, evrenselleştirmesi ve resmi olarak onaylanmasıdır. ancak bu yalnızca yanlış bilinç üretimi yoluyla oydaşmanın ve rızanın sağlanması şeklinde olmaz. Hatta, oydaşmanın yokluğu çoğu kez statükoyu destekler bir hal alır. Halihazırda onaylanan ekonomi ve siyasal yönetim biçimlerinin, onlarla ilgili bilgi yetersizliğinin, bir değişikliğe özendirecek güçten yoksunluk duygusu sayesinde varlıklarını sürdürdüğü bir durum yaratır.[8] Meşrulaştırma işlevi en çok televizyon haberlerince desteklenir. Haberler olayları bağlamından kopararak, birbiriyle bağlantısız olayları ve olguları birleştirerek bir bütünleştirme ve anlama yeteneksizliği yaratır.

6- Depolitizasyon, pratik soruların kamusal tartışmadan dışlanmasıdır. Söylem siyasal olanı dışlar, soruları kişisel ve teknik olana indirger. Kişisel olan, mahreme ait olan adeta kamusal alanı kaplar ve toplumsal denetim ve siyasi süreçleri görünmez kılar.[9]

Televizyonun bu işlevleri basit bir belirlenimci ilişkiyle, araçsalcı yaklaşımla anlaşılamaz. Televizyonun devletin ideolojik bir aygıtı, baskın sınıfın egemenlik kurmada kullandığı bir araç olarak kavranması televizyon nedir sorusuna ancak sınırlı bir yanıt verebilir. Bu noktadan hareketle televizyonun bir mücadele alanı, hegemonik bir araç olarak olarak kavranmasına geliyoruz.

 Referanslar

[1] Marx, K. & Engels, F., (1992), Alman İdeolojisi, (Ankara: Sol Yayınları, sf:42

[2] Curran, J., Gurewitch, m., and Wollacott, j., (1992), “The Study of the Media, Theoretical Approaches”, In Culture Society and the Media, (Londra: Routledge), sf:19-20

[3] Sholler D., Densky S.W., (1999) Media Education and the (Re)Production of Culture (Miami: Praeger Publishing, sf:291-292

[4] aktaran Sholler D., Densky S.W., (1999), a.g.e. sf:293

[5] Sholler D., Densky S.W., (1999), a.g.e. sf:294

[6] Sholler D., Densky S.W., (1999), a.g.e. sf:294

[7] Sholler D., Densky S.W., (1999), a.g.e. sf:295

[8] Sholler D., Densky S.W., (1999), a.g.e. sf:296

[9] Sholler D., Densky S.W., (1999), a.g.e. sf:296

paylaşmak ne güzel:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir