V İçin Film Eleştirisi

V for Vendetta (bundan sonra sadece V), sinema gündemini bir süre meşgul etti. Son zamanlardaki çizgi roman uyarlamaları furyasının bir parçası olmasının yanı sıra senaryo yazarlarının meşhur Wachowski kardeşler olması, film gelmeden önce bir “matrix şaşkınlığı” beklentisi yaratması filmi vizyona giren diğer filmlerden biraz daha fazla yazılıp konuşulmasına vesile oldu. Filmin oyuncularının performansları, uyarlandığı çizgi romandan farkları, çizgi romanın yazarının (ki Alan Moore çizgi roman aleminin star yazarlarından biridir) filme tepkisi, senaryo zaafları falan filan. Yani vizyona giren Hollywood prodüksiyonları hakkında yazılan standart film geyikleri ve biraz fazlasıyla bir hafta kadar oyalandık (oyalayan biz değiliz, oyalanan biziz). Bu yazı, V üzerine yazılıp konuşulanlar üzerine yeni bir şey ekleme iddiası taşımıyor malesef. Dolayısıyla, başka bir yere kayıyor: V’yi bir sıçrama tahtası olarak kullanıp adına film eleştirisi denilen muammanın içine dalıyor.

vforvendeta-0000

Film eleştirisi üzerine söylenecek çok söz var. Esasen konu farklı birçok açıdan zengin bir tartışma malzemesi. Film eleştirisi nedir? Kimler eleştirmen olabilir? Iyi bir film eleştirisi ile kötü olan birbirinden nasıl ayrılır? Kişisel beğeni film eleştirisine yansımalı mıdır yoksa nesnel bir film eleştirisi mümkün müdür? Resim ya da edebiyat eleştirmeni olmak türlü vasıflara sahip olmayı; belirli alanlarda eğitim görmeyi, engin bilgilere vakıf olmayı gerektirirken; film eleştirmeni olmak için sanki bu tür niteliklere gerek duyulmamaktadır. Film eleştirisi için biraz “ağzı olan konuşuyor” durumu söz konusu gibi. Halbuki bir anlatı olarak sinema, en az edebiyat kadar karmaşık bir dile; en az resim kadar ayrıntılı bir görselliğe sahipken, zengin bir tarihi, kendine özgü akımları ve diğer sanat dallarından hiç de aşağı kalmayan dehaları varken, film eleştirisi diğer eleştiri türlerinin yanında biraz ‘aşağılık’ kalıyor. Film eleştirmeni asla bir edebiyat ya da resim eleştirmeni kadar saygın olmuyor. Çünkü ne idüğü belirsiz, eğitimi kuşkulu, sanat üzerine fikirleri muğlak eli kalem tutan bir sinefil de pekala iyi bir film eleştirmeni olarak kendini kabul ettirebiliyor.

vforvendetta

Bu noktada yukarıdaki tespitleri, film eleştirisinin sorunları olarak kodlayarak, çeşitli tanımlar ve çözüm önerilerini tartışacağım sanılabilir ama hayır. Film eleştirisinin “yüksek sanat”lardaki muadillerinin tersine daha alçaklarda dolaşması, teknik ya da akademik bir dilin boyunduruğunun dışında, nesnel olma iddasıyla gelen otoriterlikten arınmış bir alan olarak kalabilmesini onun en büyük artısı olarak görüyorum. Bu savın en önemli sebebi filmlerin izleyici-kitle ve bireyler üzerinde en etkili anlatımlar olması. Film tanımını salonlarda gösterilen 35 mm filmlerden, TV dizilerine; ‘video art’dan reklam filmlerine ve müzik kliplerine kadar genişletebilirsek, bu çağda insanların çoğunluğunun bir sanat dalı olarak en çok sinemayla ilgili olduğunu, filmlere maruz kaldığını söyleyebiliriz. Hatta bu çağ mesajların film kareleriyle aktarıldığı bir çağdır diyebiliriz. Bir zamanlar Genç Werther’in Acıları’nı okuyarak, romanın kahramanı Werther gibi giyinen, hatta onun gibi intihar eden bir nesil vardı. Bugün insanlar filmlerde gördükleri karakterler gibi sigara içiyor, onlar gibi aşık olup, onlar gibi ağlıyor ve tabi onlar gibi öldürüyor (Kurtlar Vadisi tartışması en sıcak örnek). Dolayısıyla şu söylenebilir, film eleştirmeni diğer sanat eleştirmenlerinden farklıdır. Farklıdır çünkü sinema diğer sanat dalları arasında topluma en fazla nüfuz edendir. Artık resim, plastik sanatlar, tiyatro hatta edebiyat toplumla bağlarını gevşetmiş, kendi içine kapanarak bir sanat ve edebiyat kabuğu içinde marjinalleşme ve yok olma süreci içine girmişken, toplumsala dair söz söyleme, toplumu değiştirme amacı olan sanatçının (ki sanatçının motivasyonu bundan fazla ne olabilir?) kendini sinema dışında bir sanat dalıyla ifade etmesi olanaksızlaşmıştır. Bugün resim mi, heykel mi tiyatro mu toplumda bir değişimin habercisi olabilecek bir etkiye sahiptir? Bu sanat dalları artık kendin pişir kendin ye mantığı içinde fildişi kulelere çekilmişlerdir. Dolayısıyla film eleştirmeni, tıpkı sinema sanatı gibi, toplumla ilgili, toplumsala dair konuşmalı, filmleri bu açıdan değerlendirebilmelidir. Yine dolayısıyla filmi tanıtan, yapımcı şirketlerden yemlenerek film reklamı yapan, filmin sinema tarihindeki yerini araştıran, kamera açıları, ışık, renk, oyuncu performansı vb. ‘teknik’ konuları mercek altına alan eleştirmenleri bir yana bırakıp, filmin yarattığı anlam üzerinde yazan eleştirmenlere yönelmek gerekir. Çünkü izleyici-kitleyi ilgilendiren bu anlamdır, kullanılan kamera filtreleri değil. Film eleştirmeni denildiğinde anlam ve anlatım üzerine eleştiri yazan, film kareleri üzerinde yapılan anlam savaşında taraf olan yazarlar anlaşılmalı.

Film bir anlatı, bir söylem, düşüncelerin ifade ediliş biçimidir. Bu bütün film türleri ve her türün en rezilinden en yetkinine kadar bütün filmler için geçerlidir. Bazen üç dakikalık bir video klipte verilen mesajlar üç saatlik bir ‘sanat’ filmindekileri kat ve kat aşabilir. Ancak burada bir sorun var: Anlatının verdiği mesaj nasıl anlaşılacak?. (encoding/decoding meselesi) Öyle ya farklı kültürlere, tarihe, cinsiyete, eğitime vs sahip her insan evladı seyrettiği bir filmi farklı yorumlayabilir. Hatta süslü konuşmayı seven bir yönetmen; “Bir filmin seyircisi kadar çok çeşitli anlamı vardır” benzeri bir kelime birlikteliği yaratmıştır. Elbette insanlar seyrettikleri filmlerden kendi birikimleri, geçmişleri, siyasi duruşları vs. çerçevesinde farklı anlamlar üretebilirler. Ancak bu sanıldığı kadar da çeşitli değildir, olamaz da. Özellikle kitle olarak tanımladığımız kaygan kütlenin (Raynold Williams’ın tabiridir) (1) kanaatlerinin bir takım hazır kodlar üzerinden belirlendiğini varsayarsak, bu hazır kodları kullanan filmsel anlatının hedeflediği bir takım mesajları izleyici-kitleye (genel izleyici) kendi istediği biçimde iletmesi zor olmamaktadır. İzleyici-kitle filmsel anlatının üst yüzeyinde duran kolay meyveleri toplar. Bir romantik komediden çıkan seyircilerin yüzlerindeki kırık sırıtışın arkasında çoğunlukla aşkın önlenemez naïf zaferine ilişkin saftirik düşünceler yatmaktadır. Bu seyirciye birkaç doz ağlak dram verin aşk hakkındaki fikirleri olumsuz yönde değişebilir, tabi bir sonraki filme kadar… Amerikan sinemasının farklı kültür, yaş, din, ırk vs. sahip ülkelerde ticari başarı gösterebilmesinin sebeplerinden en önemlisi bu tür popülar kodları kullanabilme yetisinden gelmektedir. Ancak filmsel anlatıyı ve içerdiği mesajları sınırlı sayıda popüler kodla anlamaya çalışmak da indirgemeci bir yaklaşım olabilir. Bu kodların arasına sızmış alt metinler, veya bu kodları tersine çeviren, yıkan, anlatılar da popüler filmler içinde ziyadesiyle mevcuttur. İşte film eleştirmeninin rolü de bu kodlar ve bunların altında ki alt metiner arasında salınan anlamla ilgili olmalıdır.

HUGO WEAVING as V and JOHN HURT as Adam Sutler in Warner Bros. PicturesÕ and Virtual StudiosÕ action thriller ÒV for Vendetta,Ó distributed by Warner Bros. Pictures.   The film stars Natalie Portman. PHOTOGRAPHS TO BE USED SOLELY FOR ADVERTISING, PROMOTION, PUBLICITY OR REVIEWS OF THIS SPECIFIC MOTION PICTURE AND TO REMAIN THE PROPERTY OF THE STUDIO. NOT FOR SALE OR REDISTRIBUTION.

O zaman şöyle bir iddiada bulunalım: Filmsel anlatı üzerinde fikir beyan eden, filmlerde anlatılanı kendi algıladıkları gibi yazan, filmi henüz izlememiş ya da henüz izlemiş kişiler üzerinde yönlendirici bir etki yaratan ve dolayısıyla izleyici-kitlenin filmi anlamlandırmasını yönlendiren kişiler film eleştirmenleridir. Bu tarz film eleştirmenliği siyaseten önemlidir. Çünkü bu alanı boşlamak, sinemanın izleyici-kitle üzerinde statükoyu yeniden üreten, egemenlik ilişkilerini pekiştiren etkilerine meydanı boş bırakmak anlamına gelir. Filmler bir anlam savaşının (propaganda) mekanizmalarıyla, film eleştirmenliği bu mekanizmanın etkisini artıran, sürekliliğini sağlayan bir işleve sahiptir. Sadece filmi çekmeniz yetmez, bu filmeki mesajların nasıl anlaşılması gerektiğine yönelik yönlendirmeleri de yapmalısınız. Film eleştirmenleri bir anlamda filmlerin kullanım kılavuzlarını yazar. İzler-kitle bu kılavuzlar sayesinde yolunu şaşırmadan mesajlara ulaşır. Abartılı mı geldi? Örneklere geçmeden once bir anektot anlatmak istiyorum. Türkçeye Ah Mary Vah Mary diye çevrilen There is Something About Mary adlı film gişe rekorları kırdığı bir dönemde,. filmi izleyen bir arkadaşım “gülmekten kasıklarım ağrıdı” dedi. O tanımlama bana o an için garip gelmişti ama arkadaşım yabancı uyruklu olduğundan İngiltere’de çok kulanılan bir laf olabilir diye düşünmüştüm. Birkaç gün sonra gazetede filmin afişini gördüm. Afişin üzerinde “gülmekten kasıklarınız ağrıyacak” yazıyordu. Bu sadece bir spotun seyirci üzerindeki etkisidir ki asla küçümsenmemelidir. Biz konumuz olan eleştiriye dönelim. Başlıkta V olduğuna gore, V ile ilgili iki film eleştirisinden örnek verelim. Birincisi Alin Taşçıyan’ın Milliyet gaztesinde çıkan yazısı: “Terörle devrim yapılacağı fantezisi üzerine kurulu çizgi roman uyarlaması ciddiye alınacak bir film değil…… Uçuracaksın parlamentolarını havaya, bak bir daha baskı rejim uyguluyorlar mı! “V” açık açık böyle diyor…. Moore’un yarattığı karakter 1605 yılında parlamento binasını havaya uçurmaya çalıştığı için idam edilen ve her yıl o gün (5 Kasım) havai fişeklerle anılan Katolik eylemci Guy Fawkes’ı örnek alan maskeli bir”kahraman”. Bir tür distopya (karanlık ve olumsuz gelecek ütopyası) Zorro’su. İdeolojik angajmanının yanı sıra bizzat şansölyeye ve üst düzey bürokratlara kişisel bir kini var. İntikamın İ’si anlamına gelen çizgi romanın adı da buradan kaynaklanıyor. Maskeli V’ye göre amaç demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerler olunca onlara ulaşacak aracın terör olması kabul edilebilir. Herkese kendi maskesinden dağıtması, ulusal televizyon kanalına sızıp yayını kesmesi gibi yaratıcı eylemlere kimsenin bir diyeceği yok ama iş kentin merkezindeki tarihi parlamento binasını havaya uçurmaya gelince durmak gerek. V’nin ceylan gözlü işbirlikçisi Natalie Portman’a çektiği nutuklar, demagojide faşist yönetiminkinden geri kalmaz. “Matrix”in yaratıcıları Wachowskiler ve yönetmen James McTeigue hazır dünya yeniden kamplaşır, hoşgörü azalıp yasaklar çoğalırken grafik şiddet, aksiyon, laf salatası ve çizgi roman uyarlama trendiyle gündemi yakalamayı hedeflemiş. Samimiyetsizlikleri her plandan okunuyor…” (2)

vforvendetta32

Burada amacımız bir film eleştirisi eleştirmek değil. V anarşizmle birlikte anılan bir çizgi romanın uyarlaması. Zaten çizgi romanın logosu da (aynı zamanda filmin de) anarşizmin en bilinen simgelerinden birine gönderme. Taşçıyan’ın yazısı referanslarını anarşizm gibi silahlı bir özgürlük mücadelesi tarihine sahip (ülkemizde anarşi ile terör kelimelerinin eş anlamlı kullanılması boşuna değildir) bir ideolojiden alan bir hikayeye gösterilecek statükocu standart bir tepki. Şimdi filmle ilgili bir diğer yazıya bakalım. Bu yazı da Milliyet’e nazaran çok daha az okunan bir derginin Birikim dergisinin web sitesinden. Gürhan Timurhan tarafından kaleme alınmış:

“V for Vendetta, gelecekteki İngiltere’de geçiyor. Terör, savaş ve bir virüsün pandemim halinde tüm ülkeyi vurmasıyla kaybedilen 100 bin insanın akabinde felaketin ortasında kalmış insanlar, bütün halkların yapabileceği bir şeyi yapıyorlar: güvenlik arıyorlar. Şunu çok net olarak biliyoruz ki; güvenlik ihtiyacı böyle afet durumlarında toplumları totaliter partilere oy vermeye itebilir. Nitekim güvenlik ihtiyacı tartışmasız şekilde bütün toplumsal yapıların temelindedir ve görüyoruz ki afet hallerinde bireyler güvenlik vurgusunu öne çıkartan partilere eğilim göstermektedir. İşte 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da Nazilerin, İtalya’da faşistlerin iktidara gelmesinin arkasında savaş ve ondan sonra gelen ekonomik krizin önemli bir neden teşkil ettiğini kimse reddedemiyor. Ülkemiz tarihi de bunun örneklerine sahip; örneğin 80 darbesinden önce oluşan “anarşi” durumu askeri darbenin yapılmasıyla anayasanın lağvedilmesinin meşruiyet kaynaklarından bir tanesi olmuştur.

“Birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olunan bu günlerde” gelecek İngiltere’si de reyini bu yönde kullanıyor. Muhafazakâr Parti üyesi ve eski Savunma Bakanı olan Adam Sutter (John Hurt), güvenlik ve birlik vaat ederek atıldığı politika sahnede afet döneminin etkisiyle iktidara geliyor. Ancak güvenlik ve birlik her dönemde tehlikeli sloganlardır. Güvenlik ve birliği sağlamak, güvenli ve birliğe dahil biri olduğunu herkesin ispatlaması gerektiği inancıyla mümkün olursa, o zaman toplumu oluşturan en temel değerlerin kaybolduğunu görürüz. Bu durumda herkesin kendisini iktidara ispatlamak için “doğru” kabul edilen ortalama değerlere yakınsar ve bu çabayı sarf etmeyenler “tehdit” olarak algılandığında ortaya çıkan yegâne sonuç baskıdır. Baskı ise farklılıkları, çok kültürlülüğü, demokrasi ve hürriyetleri yok eder. Örneğin, Nazi Almanyası’nda karşılaşılan durum budur. İnsanlar ne kadar “aryan” olduğunu ispatlamak için adeta sıraya girmişlerdir. Ödedikleri bedel ise kendileri olamamaktır ve insanların kendileri olamadıkları, yalnızca genele uygun olanların hayatta kalabildiği bir yerde ise özgürlük yoktur. Gelecek İngiltere’sinde de yok olmuştur. İşte böyle bir zamanda kimliği belirsiz bir adam -V- sahnenin önüne yüzünde maskeyle çıkar ve bu çirkin vodvilde büründüğü rol ile bağırır “Bu ülkede kötü giden bir şeyler var!” (3)

vforvendetta000

Aynı filmden bahsediyorlar. Aslında bütün siyaset, olgular ya da olaylar (filmin konusu, senaryosu) üzerine değil, o olguların ya da olayların nasıl anlaşılması gerektiği üzerine yapılıyor. Post-modernizm (küreselleşme, neo-liberalism vs.) teraneleriyle birlikte söyleme indirgenen siyasetin, gerçekliğin bir temsili olan sinema üzerinde de aynı şekilde işlemesi kadar doğal bir durum olamaz herhalde. Dolayısıyla bir filmin yaratım sürecinde (film yapmak) hem de o filmi yorumlama sürecinde (film eleştirisi yapmak) aynı anlayışın sürdüğünü iddia edebiliriz. Filmin gerçekte ne oldu, ne amaçla neyi anlatmak üzere yapıldığı, filmin konusu, hikayesi vs. Bunlar gerçekten önemli midir? Yoksa mesele o filmin nasıl anlaşılması gerektiği midir? Film eleştirisi o filmin temsili gerçekliğinin yeni bir yorumu üzerinden, o temsil üzerinde tahakküm kurmak değil midir?. Bir anlatı olarak film, gerçeklik üzerinde bir mücadele alanıysa eğer, film eleştirisi (bunu filmin tanıtım yazılarından, televizyon programlarına, kamera arkası görüntülerine, filmle ilgili dedikodulara kadar genişletelim) bu mücadele alanının bir parçasıdır. Asla dışında değildir. Film eleştirisi filmin anlamını çarpıtır çarpıtılmalıdır da. Çünkü film eleştirisi yapmanın başka bir yolu yoktur.

Ancak bütün bu tespit ve iddiaların bizi fazla ileri görtürmeyeceğini sanıyorum. O yüzden bu noktada sert bir rüzgar başka bir yana savrulalım, İzler-kitle üzerinde etkili olan popüler filmler (Hollywood yapımları, anaakım ülke sinemaları vs.) çoğunlukla muhalif geçinen eleştirmenler tarafından küçümsenir. Muhalif geçinen eleştirmenlerden kastım, bir takım basmakalıp laflarla popüler filmler hakkında hep aynı şeyi söyleyen (bununla birlikte bu filmler hakkında yazmaktan asla vazgeçmeyen) tatlı su balıkları. Birde muhalif (sosyalist, feminist, anarşist, küresellik karşıtı, anti-militarist, ekolojist vs) eleştirmenler vardır ki, bunların toptan bir reddediş içinde bu filmleri seyretmeyi bile ayıp sayan, üzerine iki kelam etmeyi mürekkep israfı gören bir yaklaşımı var. Şunu söyleyebiliriz ki bu filmler ciddiye alınmıyor. Ancak izleyici-kitle üzerinde etkili, olan, fikirleri yönlendiren, davranış kalıpları sunan filmler de malesef bunlar.

VforVendetta01

Savrulduğumuz bu noktada; kitlesel eğlenti ürünleri olarak filmlerin, ya da daha az entellektüel bir ifadeyle popüler, eğlencelik, suya sabuna dokunmayan, dokunsa da oyunu güçlü olanın lehine kullanır görünen bu filmlerin (ki büyük bir çoğunluğudur) içinde özgürleştirici, eleştirel, radikal ve muhalif ögeleri ön plana çıkaran, seyirciden filmi böyle görmesini talep eden, seyrettiği şeyin göründüğünden çok daha fazlası olduğuna ikna etmeye uğraşan bir eleştiri çabası öneriyorum.

Tu kaka, işe yaramaz demenin bir işlevi olmadığını, basmakalıp film eleştirilerinin, eleştirilen filmler kadar klişeleştiğini, filmin izleyici-kitle üzerinde yapacağı etkiyi gene yaptığını, muhalif olmanın bütünüyle reddetmek, yok saymak olmaması gerektiğini ve sonuçta her anlatı gibi sinemasal anlatının da herhangi bir özel çabaya gerek duyulmadan katmanlı bir yapıya sahip olduğunu savunuyorum. Bu katmanlı yapı içinde, popüler filmlerin aslında ne olduğu değil, nasıl anlaşılması gerektiği üzerine gidilmesinin; filmin içindeki “negatif” unsurların deşifre edilmesinin filmi kötülemek, aşağılamak, küçümsemek biçiminde bir söylemden çok saygıdeğer bir biçimde anlamak ve o anlam biçimini filmi seyredenlere ve seyretmeyi planlayanlara sunmak şeklinde bir anlayışın film eleştirmenliğine hakim olması gerektiği savunuyorum. Bunun yanında bir filmin total olarak negatif ya da pozitif bir biçimde anlaşılamayacağını, filmin içindeki negatif unsurlar kadar pozitif unsurların da irdelenmesi ve izleyici-kitleye bunları sunarak filmi bu şekilde deneyimlemeye, dikatlerini bu yönlere çekmeye çaba harcamanın; film üzerinden yürütülen anlam savaşında doğru bir hamle olduğunu düşünüyorum.

Aslında bu yeni bir anlayış değil. Özellikle Douglas Kellner gibi akademisyenlerin önderliğinde bu çeşit film okumaları Eleştirel Teori çerçevesinde kültürel çalışmalar adı altında yapılıyor. Kellner’in bir çok Hollywood filmi üzerine siyasal alt-metin okumalarına yönelik makaleleri var. (4) Bu konudaki en kapsamlı çalışmalarından birini X-Files (Gizli Dosyalar) adlı TV dizisi için yapmıştı. (5) Marksist ve feminist film okumaları bu alanda hissedilir bir ağırlığa sahip. Marksist film eleştirileri temelde kapitalist toplumun değerlerinin filmlerde yeniden üretimi ile ilgilenirken. Bu değerleri ekonomik ilişkilerin ahlak anlayışını ve insanlar arası ilişkileri nasıl etkilediğini araştırıyor. Feminist eleştiriyse kitlesel eğlenti ürünü olarak filmlerin içindeki ata erkil, kadın düşmanı, seksist alt metinleri deşifre ederek, bir anlamda bu tür filmlerin foyasını ortaya çıkarıyor. Bu anlamda toplumsal film eleştirisinin en yetkin örneklerini veriyor. Ancak bütün bu eleştiriler akademik alanın sınırlarını aşamıyor. Kullanılan dil, terminoloji belirli bir (düzeydeki) okuyucuya hitap ediyor, izleyici-kitleye değil. Dolayısıyla bu tür film eleştirilerinin hedeflenen amaca hizmet edemediğini, izleyici-kitleye ulaşamadığını, anlam savaşında satükonun karşısına bir alternatif okuma sunamadığını söylemek durumundayım. Bu alanda yazılan yazıların birçoğu da , popüler filmlere karşı küçümseyici tutumlarını da koruyor, filmlere tamamen negatif bir önyargıyla yaklaşıyorlar.

Dolayısıyla benim önerdiğim eleştiri, izleyici-kitlenin anlayacağı bir dil kullanan, filmleri popüler-sanat, Amerikan-Avrupa, eğlencelik-ciddi, doğru-yanlış diye ayırmadan katmanlı bir anlatı olarak gören, bu anlatıdaki anlam mücadelesini yazıya taşıyan ve izleyici-kitleyi etkilemeyi, yönlendirmeyi, manipule etmeyi amaçlayan, adına Popüler Eleştiri diyeceğim bir çabadır.

vforvendetta

Popüler eleştiri bu minvalde negatif değil pozitif bir eleştiriye yönelen bir girişim olarak görülmeli. Filmlerin anlam katmanlarında dolaşarak, ilerici, muhalif fikirlerin arkeolojisine yönelen, bunu basit anlaşılır, eğlenceli, okuyucusunu zorlamayan, naif bir dille aktaran bir söylem (Madem bu filmi seveceksiniz böyle sevin). Popüler Eleştiri, amacına ulaşabilmek için, iz sürmek, pireyi deve yapmak, anlatıyı çarpıtmak, olmayanı varmış gibi göstermek gibi mübah yöntemler kullanabilir. Sosyal bilimlerin ve felsefenin bütün imkanlarından faydalanır ama akademik terminolojiye sadece dil çıkarır. Samanlıkta iğne arar, bulduğunda izleyici-kitlenin kıçına batırır. Ne kadar ‘kötü’ olursa olsun her zaman bir filmin göründüğünden fazlasını vaad ettiğine inanır, bu inançla filmlerin konusunu çarpıtır, eğip büker, filmin yönetmeninin nefret edeceği şeyler söyler, öyle ki o film eleştirisini okuyarak sinemaya giden izleyici-kitle, eleştiride yazanları film içinde efil efil boşuna arar ama arar. Sadece sinemaya değil diğer tüm eğlenti türlerine uygulanabilir. Ve en önemlisi: Okunmak için yazılır. Yazılmak için değil..

Birçok kitlesel eğlenti ürününün (elbette hepsi değil) mevcut yapıyı ya da genel anlamda egemenlik ilişkilerini meşrulaştırıcı yönleri analiz edilebileceği gibi aynı ürünlerin, statükoya muhalif okumaları yapılarak, özgürleştirici, yaratıcı ya da mevcut ekonomik ve siyasal ilişkilere direnmeye sevk eden yönleri de ortaya çıkarılabilir. Kitlesel eğlenti ürünleri, pozitif bir yaklaşımla, göründüklerinden çok daha fazlası olabilirler. Bu ürünler egemenlik altına alma, tabi kılma güçlerinin ve iktidar ilişkilerinin göstergelerini taşıdıkları ölçüde güçlere direnmenin, muhalefetin ve eleştirinin izlerini de içlerinde barındırabilirler. Film eleştirisi saklı olanı gösterebilir, izleyici-kitlenin filmi izleme deneyimini değiştirebilir. Popüler eleştiri bu olasılık üzerine gider. Şansını zorlar. “Amerikan filmi her zaman ‘sanat’ filmini içinde taşır” demişlerdi bir zaman. Ya da başka türlü mü söylemişlerdi?

Notlar:
1. Bu “kitle” meselesi tıpkı “popüler kültür” kavramı gibi kafa karıştırıcı bir mesele. Tanımlanamadığı için varlığı kanıtlanamıyor. Ama biz birçok sosyal bilimci bu kavramı kullanıyor dolayısıyla var olduğuna inanıyor. Tanrı gibi bir şey.
2. Taşçıyan, Alin, Terörle Gelen Devrim Fantezisi, http://www.milliyet.com.tr/content/sinema/sin013/sinema30.html
3. Timurhan, Gürman, V For Vendetta-Sonsuza Kadar Özgürlük, http://www.birikimdergisi.com/birikim/makaleyazdir.aspx?mid=1584. Bu makalelerin biraraya toplandığı bir derleme için Ryan Michael, Kellner Douglas, (1997), Politik Kamera: Çağdaş Holywood Sinemasının İDEOLOJİSİ VE Politikası, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
5. Kellner, Douglas, X-Files Paranoya ve Komplo: ‘70’lerden ‘90’lara…, http://www.thexfiles-tr.net/fik8a.htm

paylaşmak ne güzel:)

One comment on “V İçin Film Eleştirisi”

  1. ROMEO dedi ki:

    FİLM ON NUMARA… 😉

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir