Yoksa Ben Lanet Bir Kod muyum?

Önce, modern çağın düzenlemelerinin bir yaratımı olan insanın, bu düzenlemelerin çökmesiyle birlikte, denizin kıyısında kuma çizilmiş bir yüz gibi silinip gideceği öne sürüldü. Bütün hayallerin tüketildiği, tüm ütopyaların gerçekleştiği, tüm göstergelerin, biçimlerin ve arzuların kullanıldığı bir noktaya geldiğimizde, hala varolabilmek için tutunacak bir dal, inanacak bir ‘şey’, üzerinde durabileceğimiz bir zemin aramaya başladık. Bu karanlık, oynak ve güvenin yitip gittiği çağda çoktan tükettiğimiz tüm değerlerlere umutsuzca yeniden sarıldık. Kimilerine göre her şeyin ‘sonu’ geldi. Kimileri de bitmez tükenmez simülasyonlar içinde onları hiper-gerçekleştirdiğimizi iddia etti. Varolabilmek için çoktan tükettiğimiz idealleri düşleri ve hayalleri yeniden ve yeniden imal etmek, bitmek tükenmek bilmeyen bir çabayla onları kopyalamak durumundaydık. Bunu başaramadığımız ölçüde tıpkı tarihin, ideolojilerin, toplumun sonunun geldiği gibi insanın da sonunun geleceği yeni bir çağa boğun eğmek zorundaydık. Artık büyü bozuldu, yüzyıllar boyu kurduğumuz tüm düzen altüst oldu ve biz zavallı insanoğlu hakikatle ya da hakikatsizlikle baş edebilme çabasındayız.

Doğru olabilir mi ya da bütün bu post-serüven içinde bir ‘doğru’ aramanın ne anlamı var? Yukarıdaki varsayımlar bizi adeta bir bilimkurgu öyküsünün anti-kahramanları haline getiriyor. Gerçekleri değil gerçekliğin kendisini sorgulamaya başlıyor, sonsuz ve umutsuz hakikat arayışları içinde kayboluyoruz. Belki de son yıllarda bilim kurgu filmlerinin ve romanlarının bu kadar revaçta olması hayatlarımızı bugünde değil, karanlık bir gelecekte kurgulamaya başladığımız içindir. Bir zamanlar uzaya yapılan yolculuklar, üçüncü tür ile yakınlaşmalar, yok edilemez virüsler bilimkurgu öykülerinin konularıyken, bugün bizim, biz küçük insanların basit hayatları bilimkurgu türünün ana teması haline geliverdi. Sadece sinema ve edebiyat değil, sosyal teoriler bile bir bilimkurgu öyküsünden türetilmiş hissi uyandırmaya başladı.

Matrix filmi işte tam da böyle bir düşünsel kargaşa sırasında, yani tam da zamanında doğdu. Film gösterime girdikten kısa süre sonra entelektüel bir heyecan yarattı. Farklı film türlerinin yeni bir sentezi olması, sanal sinematografi, flow-mo vb görsel efektlerin ilk kez uygulanması, uzakdoğu dövüş koreografilerinin dibinin oyulması bir yana; Yeni Ahit’in yeniden üretilmesiyle, Alice Harikalar Diyarında, Neuramancer gibi edebi metinlere; Plato, Nietzsche, Feurbach, Barkeley, Jung, Boudrillard gibi düşünürlere; doğu mistizmi, nihilizm, varoluşçuluk, relativizm, panteizm, ateizm gibi düşünce akımlarına yapılan göndermelerle felsefi bir metin olarak ilgiye mazhar oldu. Üzerine makaleler, kitaplar yazıldı, sempozyumlar, festivaller düzenlendi, kendine has yeni bir fan kitlesi yarattı, hatta son zamanlardaki moda kavramlarla yeni bir kuşağın, bir Matrix kuşağının doğumuna gebelik etti.

Bütün bu parlak görselliğin, göstergebilimsel göndermelerin, alt metin-üst metin lafazanlığının boyasını kazıyarak filmin temel derdi olan gerçekliğin sorgulanması temasına odaklandığımızda karşımıza bütünüyle anti-kültürel ya da uygarlık karşıtı bir film çıkması bizi şaşırtmalı. Çünkü bugüne kadar hiçbir popüler kültür ürünü bu kadar ileri gitmemişti. Çünkü insanoğlunun barbarlıktan bu yana tüm edinimlerini bir kodlar sistemine indirgeyen bu film, belki haddini de aşarak bireysellik mitine son noktayı koymaya kararlıydı. Kendi yarattığı akılsallık içinde sıkışmış; toplumsallaşma, daha açık ifadesiyle karnını doyurma, güvende olma, hayatta kalma adına doğasını, bireysel özgürlüğünü, seçim yapma hakkını bir yana bırakan insanoğlunun trajik hikayesini teknofobik ikonlarla allayıp pullayıp önümüze koydu.

İlk film, The Matrix, araçsal aklın mahkumiyetiydi. İçinde yaşadığımız çağın ruhunu oluşturan modern bilim, estetik, kültür ve sekülerleşme nosyonlarının ardında yatan mantık, aydınlanma geleneğinin insanları köleleştirici olduğuna inanılan, hurafe, mit, önyargı ve tüm tinsel düşünüş biçimlerinden kurtarmak, onları özgürleştirici olduğu kabul edilen aklın düzenine sokmaktı. Dinin ve diğer bütün metafiziksel inanış biçimlerinin külleri üzerinden yükselen bu özgürlük hareketi, tanımladığı alan ve bu alanın kesin sınırlarıyla yeni bir kilisenin, ‘aklın kilisesinin’ inşasına başladı. En geniş anlamıyla akıl (düşgücü, duygu, çoşku, şiir, yaratım), insanı hayvandan ayıran biricik yeti, araçsallaştırdı; standartların ve kuralların içine hapsedildi. Hapishaneden kaçanlar akıl dışı, aşırı, yalancı, atık, gereksiz, deli ya da bir hiçti. Akılla birlikte hapsedilen bütün bir doğa, en başta da insan doğasının kendisiydi. Çünkü dışsal doğanın akıl tarafından boyunduruk altına alınması içsel doğanın bastırılmasını gerektirdi. Dahası, içsel doğanın bastırılması, tahakküm altına alınması, araçsal aklın egemenliği için bir ön koşul, bir zorunluluktu. Akıl doğaya egemen olabilmek adına insan-dışı bir hâl aldı. Bizleri bilinçaltının dehlizlerine, karanlık hücrelere kapattı. Sanki gizli bir güç insanı, doğal olanı yok etmek için yine onu, onun hayat enerjisini kullanmaktaydı. Bu gücün adı kültür (matrix), silahı teknolojiydi (Yapay Zeka).

‘Matrix’ terimi sosyal bilimlerde, toplumsal düzenin asıl karakteri, kültürel teknik biçimlerin toplumsal dayanağı anlamında kavramsallaştırılır. Filmin reklam fragmanlarında da sık sık duyduğumuz ‘Matrix nedir?’ sorusunun yanıtının, Matrix’in içinde yaşayan insanlar tarafından kolay kolay anlaşılamayacak olması, modern çağın insanının da içinde yaşadığı toplumsal düzenin asıl karakterini tam anlamıyla asla kavrayamayacağı gerçeğine işaret etmekteydi. Matrix içindeki ‘inanmış’ insanlar kadar tıpkı Neo gibi yaşadığı hayatın gerçekliğinden şüpheli olanlar bile gerçekte hayatlarının kontrolünün tümüyle başka bir gücün elinde olduğuna inanma eğilimi taşımamaktadır. Kaderimizin kendi elimizde olmadığı, hatta ilahi bir kudret tarafından değil de bizzat bu dünyaya ait, üstelik insan ürünü bir güç tarafından yönlendirildiği fikri kof birey ya da modern insan için elbette ürkütücü, tahammül edilemez bir kabus gibidir. Nitekim film ilk yarısında Neo’nun sık sık uyurken gösterilmesi ve her seferinde panik içinde uyanması seyirciye bu tür bir kabusu hissettirir. Neo ‘harikalar diyarına’ gittiğinde bile, kendini olanların bir düş olduğuna inandırmaya çalışır. Gerçek dünyadaki tüm insanlar ana rahmini çağrıştıran bölmelerde uyumakta, adeta kolektif bir kabusu paylaşmaktadırlar. Neo bu kabusun yeşil rakamlarla yazılmış hikayesini ekrandan izlerken, (sahi bu ekran borsa tahvillerinin fiyatlarını gösteren ekranlara ne kadar da benzemektedir), kendi hayatının da birkaç rakamdan başka bir şey olmadığı gerçeği ile yüz yüzedir.

Matrix’de egemen güç, yapay zekadır, ama elbette iktidarını bir takım araçlar, ‘sentetik ajanlar’ kullanarak uygular. Bu kara ajanlar bize CIA ajanlarını, oradan da dünyanın hakimi (yapay zeka) ABD’yi hatırlatır. Ama daha ilginç olanı ajanların tüm sıradan insanların bedenlerini kullanabilme kapasitesidir. Etrafımızdaki herkesin bedeni, aklı ve ruhu bu ajanlar tarafından ele geçirilebilir. Ailemizin, arkadaşlarımızın, karımızın, çocuklarımızın ya da sokaktaki herhangi bir insanın makyajı silindiğinde karşımıza bu ajanlar çıkabilir. Zaten Morpheus’un da altını çizdiği gibi Matrix’deki tüm insanlar, bilinçlendirilmedikleri sürece (ki birçoğu bilinçlendirilmeye hazır değildir) sistemin savunucularıdırlar. Sıradan insanlar sahip olacaklarının değil, sahip olduklarının motivasyonu ile hareket ederler, ve onları korumak için her şeyi göze alırlar. Direniş, bu insanların eğitilip sisteme karşı bilinçlendirildikleri ölçüde başarılı olacaktır. Sisteme karşı muhalif bilinç bir kez oluşturuldu mu, bu basit insanları ne ajanların kurşunları, ne de yapay zekanın elektro-maharetleri durdurabilir.

İlk filmde oluşturulan bu yapı, anlatının bir toplum eleştirisi ile toplumsal bir eleştiri arasında gidip gelmesi bir yandan karamsar bir tablo çiziyor, öte yandan da kurtuluş vaadi sunarak, özgür bir dünya ütopyasını canlı tutuyordu. Yapılması gereken bir devrim, egemene karşı başkaldırı, seçilmiş kişinin önderliğinde şekillenen yeni bir birey modelinin kurulmasıydı. Araçsal aklın sınırları zorlanmalı, birey kendi hayatının dizginlerini eline almalıydı. İçinde bulunduğu aklın hapishanesinden kurtuluşun yolu bilincin çatlak duvarlarından dışarı sızmak, yolu bilmekle kalmayıp yolda yürümeye başlamaktı. Kurtuluş bilinçaltında, steril, planlı, gözetleyen toplumun ardındaki çorak topraklardaydı. Seçilmiş kişi bize yolu gösterdi. Artık o yolda yürümek biz küçük insanların seçimiydi.

Ikinci film, Matrix Reloaded, birincisini de yapıbozumuna uğratarak, yıkıma devam etti. Kurtuluş savaşı başlamış; insanlığın özgürleşmesine neredeyse ramak kalmıştı. Ancak hiç kimsenin, seçilmiş kişinin bile hayal edemeyeceği bir engel, kültürün tanımlanamazlığı, uygarlığın kapsayıcılığı bütün umudu yerle bir etti. Araçsal aklın mahkumiyeti yetmemişti. Sıra tinselliğin, akıl dışılığın, aşırılığın reddine gelmişti. Tinsellik (kehanet) de araçsal akıl gibi mahkum olurken, insanın özgürlükten ilham alabileceği tek alan olan bilinçdışı da (Zion) kültürün (kodların) alanına hapsoldu. Kaçacak hiçbir yer yoktu artık. Çünkü bilinç (Matrix) kadar bilinçdışı da kültür tarafından kodlanabilmekte, yönlendirmekte, bilincin yaşamsallığı için köleleştirilmekteydi. Bir kurtarıcı (seçilmiş kişi) beklemenin bir anlamı yoktu artık. Tarihteki bütün kurtarıcılar gibi O da Matrix’in bir parçasıydı. O da, eski düzeni alt üst ederken, yeni bir hapishanenin temellerini atacak, köleliği yeniden üretmekten fazlasını yapamayacaktı.

İkinci filmdeki keskin virajla umuttan ummutsuzluğa dönülüyordu. İnsanlığın son kalesi, tahakkümün elinin erişemediği, bir haz ülkesi olan Zion’u savunmak, bir kurtuluş umuduna sarılmaktı. Amaç Matrix’i durdurmak değildi. Zion’u sonsuz kılmak ve Matrix’den kurtulan birey için bir kurtarılmış bölge, sığınılabilecek bir vaha sunmaktır. Matrix’de simule bir hayat sürmek ya da Zion’da en ilkel itkilerin emrinde sürekli bir doygunlukla mutlu olmak bireyin kendi seçimiydi sonuçta. Ancak Zion’un düşmesi umudun yitmesi anlamına gelmekteydi. Yapay Zeka Zion’a yaklaştıkça seçilmiş kişi kehaneti gerçekleştirmek için Matrix’in kaynağına gitti. Umutsuz bir girişimdi bu çünkü Matrix’in yok olması, Zion’u yok olmasıydı. Ölüm mutlaktı ve bilinç ile birlikte bilinçaltını da yok ediyordu. Bilinçaltının varlığı, onu anlamlı kılan bir simülasyona, Matrix’e bağlıydı. Ya da tam tersi.

Aracın amaçlaştırılması. En temel yaşam amacı olan sürekli mutluluğun bir yana bırakılarak; yaşamın kendisinin, hayatta kalmanın yüceleştirilmesi, bir tür olarak insanoğlunun yaptığı en temel hataydı. Bu hatanın yıkıcı sonuçları; anlık doygunluğun yerini ertelenmiş doygunluğa; baskı yokluğunun yerini güvene; hazzın yerini kısıtlı, sahte, kontrollü, amacı ketlenmiş hazza bırakmasıydı. Neo’nun Trinity ile sevişememesinin nedeni, bütünüyle kodlanmış, güven altına alınmış, biçimleştirilmiş bir dünyada gerçek bir sevişmenin, özgür bir cinselliğin imkansızlığını fark etmesiydi. “Matrix nedir” sorusuna yanıt işte şimdi verilmişti. Matrix, hissettiğimiz her şeydi. İlk filmde Morpheus. “Matrix her yerdedir” derken henüz farkına varmadığı en temel bilgiye sahipti: Her yerin dışında hiçbir yer yoktu.

Yazan: Özgür Kurtuluş
25 Mayıs 2003, Radikal 2

paylaşmak ne güzel:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir