Yüksek Kültür, Aşağı Kültür, Kitle Kültürü

yuksek-kultur

Sanayileşmenin gelişmesiyle birlikte toplumsal ilişkiler kalıtsal ayrıcalıklara dayanan tabakalaşma sisteminden biçimsel eşitlikçilik sisteme doğru dönüşür. Ernest Gellner’in altını çizdiği gibi sanayi toplumu meşru bir merkezi iktidara ihtiyaç duyar. Bu merkezi iktidar meşruluğunu laik ve rasyonel idealler olan, demokrasi, eşitlik ve maddi adalet dalayımıyla sağlamaya çalışır. Ancak bu değerlerin topluma yukarıdan dayatıldığı ya da egemen bir sınıf tarafından belirlenip topluma sunulduğu düşünülmemelidir. Oy hakkının genişlemesi, kanun önünde eşitlik ilkesi, ve cinsiyet ayırımının ortadan kalkması uzun süren toplumsal mücadelenin bir sonucudur. Bununla birlikte bütün bu değerler burjuva sınıfının ve onun ‘ideologlarının’ henüz burjuvazi modern kapitalist devlet içinde iktidarını pekiştirmeden önce ortaya attığı, geçmiş düzenin kalıntılarını (özellikle de aristokrasiyi) ortadan kaldırma amacı güden değerlerdir. Burjuvasi ideolojisini bu değerler üzerinden kurar ve çıkarlarını bunların savunulmasında görür.

‘Kitle’ kavramı tam da bu dönemde toplumun bireylerinin haklarının giderek artmasına karşın bir tepki olarak aristokrasi yanlısı ve kapitalizm karşıtı gruplar tarafından, sanayinin değer ve pratiklerine kötülemek amacıyla aldaltıcı bir anlam yüklenerek kullanılmaya başlanmıştır.[1] ‘Kitle kültürü’ kavramı ise kitle kavramından ayrı olarak hem burjuva sınıfının yükselişine hem de işçi sınıfı hareketinin ve sosyalist düşüncenin ortaya çıkmasına bir tepki olarak, ‘demokrasi’ ‘eşitlik’ gibi değerlere karşı mevcut iktidar ilişkilerini ve katı toplumsal hierarşiyi yeniden üretmek amacıyla öne sürülmüştür. Bu çerçevede ‘kitle’ ve ‘kitle kültürü’ kavramları tam anlamıyla muhafazakar ya da seçkinci denebilecek bir çevre tarafından ortaya atılarak, demokratik toplumsal düzen ilkelerini kültürel vasatlıkla özdeşleştirerek reddetme anlamında kullanılmıştır.[2] Muhafazakar düşünce dizgesinde ‘kitle’ kavramı ile ‘popüler’ (halk, halkın) kavramı çoğu zaman eşanlamlı olarak kullanılageldi.

Kitle toplumunun ilk sosyolojik incelemesi Alexis de Tocqueville tarafından Amerika’da Demokrasi (Demokracy in America) kitabında yapılmıştır (1835-1840). De Tocqueville, aristokratik bir bakış açısıyla eleştirdiği sanayi toplumunun, kalıtsal ilkeler ve geleneksel bağımlılık ilişkileri tarafından değil, yaşamın her alanının kaplayan ve bireyselcilik, materyalizm ve toplumsal istikrarsızlığı besleyen bir eşitlikçilik tarafından idare edildiğini iddia eder. Ona göre, bu toplum beğeni duygusuna seslenmekten çok ihtirasları tahrik etmeyi ön plana çıkaran tekdüze ve sıradan bir yaşam tarzını dayatmıştır. Bunun kültür üzerinde yıkıcı etkileri vardır. Frederick Nietzche de  İdollerin Alacakaranlığı (The Twilight of the Idols) ve Deccal (Anti-Christ) eserlerinde kitleleri bayağılık ve sıradanlıkla suçlar. Nietzche muhafazakar düşünürlerden farklı olarak referansını aristokrasiden değil Eski Yunan’dan alır ve bu anlamda eleştrisi sadece kitle toplumunu değil modernizmin bütününü içine alır.[3] Nietzche’nin topluma eleştrisi oldukça katı bir hiyerarşi anlayışından yükselir:

“Her sağlıklı toplumda birbirine etki yapan üç değişik tip vardır. Her birinin kendi sağlıklı yaşam yöntemi, kendi çalışma alanı, kendi mükemmeliyet ve ustalık alanı vardır. …zeka düzeyleri erişilmez derecede üstün olanlar. …vücut ve yaratılış olarak üstün olanlar; ve üçüncüsü de birinde ne de ötekinde üstünlük gösterebilenler, yani sıradan olanlar. Bu sonuncular büyük çoğunluğu oluşturur, ve birincilerde seçkinleri…”[4]

Nietzche, üçüncü tipte insanları, yani sıradan ve bayağı olanların sanayileşme ile birlikte kendilerine uygun görülen toplumsal statüyü kabul etmeyerek diğer tipte insanların yaşamını tehdit etmeye başladıklarını iddia eder. Ona göre toplumun doğal eşitsizlik örüntülerini sarsan burjuva demokrasisi ve sosyalist öğreti açıkça bu bayağı insanları kendi küçük dünyalarındaki tatmin hissinin altını oyarak onları yüksek tabakalara karşı öç alma ve kıskançlık duyguları beslemelerine sebep oluyordu.[5]

1800’lü yılların sonlarına doğru burjuva demokrasisi, çoğulculuk ve siyasal eşitlikçiliğin yayılmasıyla politik olanrak da güçlenen ‘kitle’ muhafazakar düşünürler tarafından korkuyla izlendi. Gustave Le Bon, Tarde, Sighele gibileri bu korkuyu dillendiren isimler oldu. Bunların içinde Tarde kitlelerin bilincinin kitle iletişim araçları tarafından belirlendiği yönünde tespitiyle ön plana çıkar. Tarde’ye göre, kitle iletişim aracıyla kültürün homojenleşmesi kitle manipülasyonunu da getirir.[6] Daha sonra Frankfurt Okulu düşünürleri tarafından genişletilecek olan bu görüş kitle ile kalabalık arasındaki farkın altını çizer. Bununla birlikte Kitle Kültürü kavramı üzerine en önemli eserleri Ortega y Gasset ve T.S. Elliot vermişlerdir. Gasset 1930 tarihli Kitlelerin Başkaldırısı (Revolt of the Masses) adlı eserinde Nietzche’ye referansla, toplumu üstün azınlıklar ve niteliksiz kitleler olarak tanımlar. Ona göre azınlığa tahsis edilen mevkiler, kitleler ve onların temsillcileri tarafından işgal edilmekte ve bu da kitlelerin siyasi tahakkümüne sebeb olmaktadır. Avrupa kültürü barbar işçiler ve orta sınıf tarafından tehdit edilmekte, uygarlık artık geleneksel kültürün gelişimci etkisiyle değil bilim ve teknik bilginin üzerinden modern teknolojinin pragmatik değerleriyle şekillenmektedir.[7] Elliot da aynı noktadan hareketle benzer fikirler öne sürer. Onun da referans noktası Nietzche’dir. Elliot Kültürün Tanımlanması Üzerine Notlar (Notes Towards the Definition of Culture, 1948) adlı eserinde; “tüm insan topluluklarının farklı tabakaların birbiri üstüne sıralanmasından oluştuğunu, böyleliklede toplumun kültürel düzeylerin durmaksızın tabakalanmasına benzemesinden ötürü en üstteki tabakaların diğerlerine kıyasla çok daha bilinçli bir kültüre sahip olmasının gerekli olduğu”[8] fikrini ileri sürmektedir.  Ancak kitle iletişim araçlarının barbarlaştırıcı etkileri, sanayileşmenin din-dışı ve dünyevi olduklarından ötürü ‘ahlaksız’ olaması ve kültür aktarımının ailelerin değil devletin ayrıcalıklı bir hakkı haline gelmesi sonucunda, ‘yüksek kültür’ sıradan ve bayağı kitlenin tehditi altına girmiştir. Elliot’un kültürel mirasın sağlıklı bir şekilde aktarılması ve korunması için önerisi, belirli bir toplumsal düzeyin altındaki kişilere eğitimin yasaklanmasıdır. Her ne kadar Elliot’ın toplumsal ilişkiler ve sınıf yapısına dair bilimsel kavrayışı yetersizse de, ‘yüksek kültüre’ karşı kalabalıkların yaptığı tehditi tespit ederken isabetli noktalardan hareket etmiştir. Ernest Gellner’in öne sürdüğü, sanayileşme, merkezi iktidar, örgün eğitim, iletişim teknolojileri çerçevesinde kültürün homojenleşmesi ve ulus devletin kurulumu teorisi, Elliot tarafından da olumsuz bir anlayışla kavranmış, ve bunun önüne geçmenin yolunun eğitimin sınırlandırılması olduğu iddia edilmiştir. Bununla birlikte çok da bilinçli bir tespit değildir bu. Elliot, her ulusal kültür, bütünlük içinde birlik ve farklılık ögeleri yaratan çok sayıda yerel kültürden oluşur. Gellner’in referans aldığımızda bu tür bir heterojen kültür yapısının sanayileşmenin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurduğumzda ulus devlet açısından kabul edilemez olduğunu, dolayısıyla Elliot’ın savlarının statükoyu koruyabilme telaşı içinde ekonomik ve sosyal gerçekliklerden bihaber ve bilimsel olarak değersiz ve bağnaz bir yaklaşıma sahip olduğunu iddİa edebiliriz. Bununla birlikte Elliot, yüksek (seçkin, değerli, bilinçli) kültür ve aşağı (kitlesel, seviyesiz, bilinçiz) kültür arasında yaptığı ayırım ile daha sonraları üzerinde çok tartışmalar yapılacak bir zemin tanımlanmıştır. Yüksek kültür seçkinlerin kültürüdür, keşfedici, uygarlaştırıcı, yaratıcı, geleceğe dönük en üst seviyede kültürdür. Tiyatro, bale, klasik müzik, güzel sanatlar, şiir vb. alanları kapsar. Belirli bir eğitimi ve yeteneği gerektirir. Buna karşın aşağı kültür, kitle iletişim araçları ile yayılan, düzeyi düşük sayısal bakımdan çoğunluğun kültürüdür. [9]

Özet olarak, sanayileşme, kitle iletişim olanaklarının gelişmesi, ulus-devlet olgusunun belirmesiyle, özellikle muhafazakar çevreler bir yüksek/aşağı kültür ikiliğinden ‘kitle kültürü’ kavramsallaşmasına ulaşmışlardır. Bu süreç, burjuva ideolojisinin, demokrasi, siyasal eşitlik ve çoğulculuk kavramlarının bir takım toplumsal mücadelelerden sonra kabul görmesi, ve siyasal olarak merkezi devletin meşruluğunu halk egemenliği nosyonu üzerinden sağlanmaya başlamasıyla birlikte düşünülmelidir. Bununla birlikte muhafazakar düşünürler kitleyi ve kitle kültürünü, geçmiş egemen değer ve sınıflara karşı bir tehdit olarak olumsuzlarlar. Ancak bu olumsuzlama, bir takım ekonomik ve siyasi analizlerden çok, üstün körü yapılmış, statükoyu savunan sistematik olmaktan uzak düşüncelerden kaynaklanır. Her ne kadar kitlenin ve kitle kültürünün dinamiklerini doğru saptasalar da, vardıkları nokta idealist bir olumsuzlamadan öteye gitmez. Kitlenin homojen bir bütün, aynı doğrultuda hareket eden, belirli bir harmoniyle içinde çatışma ve mücadeleyi barındırmayan seçkin değerelere karşı tehditkar, yıkıcı, kalabalık bir ordu olarak kavranması, sanayi toplumunun evrimini ve kültürel değişimi analiz etmeyi imkansız kılar.  Bu noktadan hareketle, kültürü, ekonomi ve siyaset bağlamında sınıfsal ilişkiler, ideoloji ve milliyetçilik kavramları üzerinden tartışamazlar. Bu tartışma 1930’larda Frankfurt Okulu düşünürleri tarafından yapılacak ve kitle kültürü eleştirel siyasi bir kuramsal çerçeve içinde, medyanın ekonomi-politiği, kültürel ürünlerin metinsel analizleri ve kültürünün ideolojik ve toplumsal etkileri araştırılmaya başlanacaktır.

Referanslar

[1] Swingewood, A., (1996), Kitle Kültürü Efsanesi, Çev : Aykut Kansu, (Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları), sf: 17-18

[2] A.g.e. sf: 18

[3] Nietzche’nin muhafazakar düşünürlerden farkını belirtmek önemlidir. Nietzche Trajedinin Doğuşu’nda Dionysus’un temsil ettiği  hayat dolu, enerjik ve tutkularla örülü kültürün insanları yaratıcılığı körükleyerek sağlıklı ve güçlü insanları festivaller, çoşku ve keyif dolu deneyimlerle birbirine  bağladığını düşünüyordu. Dionsysus, Apollo ile birleştiğinde Sokratik akılılığın egemen olduğu yeni bir kültürün doğmasına yol açtı. Bireysellik, eşitlik gibi kimi değerlerin ön plana çıktığı bu kültürle beraber, uygarlık ortalama ve sıradan olanın alkışlandığı düzenli bir toplumun çıkarına şiddeti yüceltti. Bilim sanatın önüne geçti ve dünyevi mutluluğun herkes için mümkün olduğu iddia edildi. Bu gelişme sonul ifadesini hıristian kültüründe buldu. Bu anlamda Nietzche’nin Kitle Kültürü eleştrisi, Sokratik akıl ile Dionysuscu kültür; bilim ile sanat, teori ile trajedi arasındaki ikilikler üzerinden okunarak giderek bir rasyonalite, aydınlanma ve modernite eleştrisine dönüşür. Bu konu üzerine geniş tartışmalar için bkz. Kellner Douglas, Nietzche’s Critique of Mass Culture, www.kellner.illuminations.com ve, Pearson Keith Ansell, (1998), Kusursuz Nihilist, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1998), sf: 90-107

[4] Aktaran, Swingewood, A., a.g.y., sf: 20

[5] A.g.e. sf. 20-21

[6] Aktaran, Alemdar, K. & Erdoğan, İ., (1994), Popüler Kültür ve İletişim, (İstanbul: Ümit Yayıncılık), sf: 151

[7] Swingwood, A., a.g.e. sf:22, ayrıca Alemdar, K.,& Erdoğan, İ., a.g.e. sf: 113

[8] Swingwwood, A., a.g.e., sf: 22-23

[9] Alemdar, K.,& Erdoğan, İ., a.g.e., sf: 118-119

paylaşmak ne güzel:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir