The Offer”, sinema tarihinin kutsal kasesi sayılan The Godfather filminin çekim sürecini anlatan,”film içinde film” tadında 2022 yapımı bir mini dizi.
The Offer, sinema tarihini sonsuza dek değiştiren The Godfather (Baba) filminin, prodüksiyon aşamasında karşılaştığı imkansızlıkları ve kaosu konu alıyor. Hikayenin merkezinde, kariyerini riske atarak bu sıra dışı projeyi hayata geçirmeye çalışan idealist yapımcı Albert S. Ruddy bulunuyor. Dizi; Paramount Pictures’ın iç çekişmelerinden, Francis Ford Coppola’nın sanatsal vizyonu için verdiği mücadeleye ve belki de en ilginci, gerçek mafyanın çekimleri durdurma çabalarına kadar uzanan nefes kesici bir hikaye ile filmin çekim aşamalarını krizler, çatışmalar, güç savaşları ile örülmüş bir süreç olarak ele alıyor. Dexter Fletcher’ın yönetmen koltuğunda oturduğu yapımda, Miles Teller (Ruddy), Matthew Goode (Robert Evans) ve Juno Temple (Bettye McCartt) performanslarıyla göz dolduruyor. 10 bölüm boyunca, bir başyapıtın sadece kamera önünde değil, kamera arkasında verilen büyük mücadele ve risklerle nasıl doğduğunu izliyoruz.

The Godfather hayranı olun ya da olmayın, The Offer size Hollywood’un kırılma dönemlerinden sayılan 1970’lerin başından ortasına doğru uzanan bir döneme dair büyüleyici bir anlatı sunuyor. Dizinin en büyük başarısı, sadece bir “yapım hikayesi” anlatmakla kalmayıp, 70’lerin sinema endüstrisindeki o hırslı, dumanlı ve risk dolu atmosferi iliklerinize kadar hissettirmesi. The Offer, Hollywood’u romantize etmiyor, sinemayı büyük sanatçıların ilhamla yaptığı bir sanat gibi değil; çoğu zaman pazarlıklarla ve çıkar hesaplarıyla yürüyen bir sektör olarak resmediyor.Sinematografik açıdan sıcak tonların hakim olduğu dizi, dönemin kostüm ve sanat yönetimiyle sizi adeta 1972 yılına ışınlamayı başarıyor. Dönem dizilerini sevenler için adeta bir hazine gibi.

Matthew Goode’un canlandırdığı Paramount Pictures’ın efsanevi stüdyo patronu Robert Evans karakteri, dizinin şüphesiz en dikkat çeken karakteri. Goode, Evans’ın o karizmatik ama bir o kadar da tekinsiz tavrını muazzam bir şekilde yansıtıyor. Öte yandan, gerçek hayattaki mafya lideri Joe Colombo ile yapımcı Ruddy arasındaki gerilimli ilişki, hikayeye suç draması sosu katarak tempoyu hep yüksek tutuyor. Müzik seçimleri ve kurgu ritmi, izleyiciyi bir sonraki krizin ne olacağı konusunda sürekli tetikte bırakıyor. The Offer, bir sanat eserinin yaratım sürecindeki bürokratik engellerin, ego savaşlarının ve tutkunun, nihai ürünü nasıl şekillendirdiğini gösteren bir saygı duruşu niteliğinde. Sinema tarihine, yönetmenlik dehasına ve her şeyden önemlisi “asla pes etmemeye” dair izlenmesi gereken bir vizyon sunuyor.

Dizinin en şaşırtıcı yanlarından biri, gerçek hayatta Paramount’un binasına kurşun sıkılmasına kadar varan mafya tehditlerini dürüstçe ele alması. Az bilinen bir gerçek olarak; yapımcı Al Ruddy, çekimlerin devam edebilmesi için İtalyan-Amerikan Sivil Haklar Birliği (gerçekte mafya kontrolünde olan bir yapı) ile anlaşma yapmış ve senaryodan “Mafia” ve “Cosa Nostra” kelimelerini tamamen çıkarttırmıştır. Bu durum o dönem Paramount’un sahiplerini küplere bindirse de mafyanın tehditlerine boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Ayrıca dizide izlediğimiz Marlon Brando ve Al Pacino seçimleri için verilen mücadele, aslında gerçeğin sadece küçük bir kısmıdır; zira stüdyo Al Pacino’yu “çok kısa ve yetersiz” bulduğu için; Brando’yu ise sorunlu, disiplinsiz, güvenilmez olduğu için istemiyor. Yapımcı Ruddy ve Coppola’nın Al Pacino ve Marlon Brando’nun filmde yer alması için verdiği mücadele dizinin en keyifli kısımlarından biri çünkü Stüdyo’nun “Bu adam gişe yapmaz” dediği Al Pacino, birkaç yıl içinde Holywood’un en büyük yıldızlarından birine dönüşüyor. Dizi, bu sancılı süreci adeta bir gerilim filmi gibi işlemeyi başarıyor.

The Offer’ı bitirdiğinizde The Godfather’a bakışınız değişebilir. Çünkü artık film sadece bir sinema eseri gibi değil; aynı zamanda büyük bir sistemin içinden çıkmış, yüzlerce engeli aşarak doğmuş bir “tarihsel başarı” gibi görünüyor.
Belki de The Godfather’ı efsane yapan şey yalnızca senaryosu, oyunculukları ya da yönetmenliği değil. Belki de asıl efsane, bu filmin tüm bu Holywood karmaşası içinden, kitabın yazarı Mario Puzza ve yönetmen Cappola’nın vizyonuna göre çekilebilmesiydi. İnsan diziyi izlerken ister istemez stüdyoların baskısıyla harcanan şahane senaryoları, şans bulamayan ‘yıldız’. adayı oyuncuları ve hayat bulamayan sinema şahaserlerini düşünüyor.