Bugün siyaset meclislerde, miting meydanlarında ya da parti programlarında değil; akışlarda, öneri motorlarında ve görünmez sıralama sistemlerinde kuruluyor. Sandık hala var, ama karar sandıkta verilmiyor.
Algoritma çağında siyaset, kolektif öznenin çözülmesiyle başlıyor. Yurttaş yerini kullanıcıya, seçmen yerini veri noktasına bırakıyor. Örgütlü toplumun yerini, tek tek profillenen bireylerin parçalı psikografileri alıyor. Artık “neye inanıyorsun?” değil; “neye tepki veriyorsun?” sorusu siyasal analizin merkezinde. İdeoloji geri çekildi, duygu öne çıktı. Bu bir basitleşme değil; bilinçli bir indirgeme. Çünkü duygular, düşüncelerden daha hızlı yayılıyor, daha az dirençle tüketiliyor.
Siyasetin dili de buna göre evrildi. Programların yerini sloganlar, sloganların yerini mem’ler, sentetik görseller, deep fake videolar aldı. Politik mesaj, argüman olarak değil, paylaşılabilirlik metriği olarak tasarlanıyor. Doğruluk, tutarlılık ya da kamusal fayda ikincil; önemli olan erişim ve etkileşim. Algoritmalar için “iyi siyaset”, yüksek tepki/etkileşim üreten siyasettir. Öfke, korku ve aşağılanma hissi bu yüzden sistematik olarak ödüllendiriliyor. Bu bir yan etki değil; modelin ta kendisi.
Bu noktada kritik kırılma şudur: Algoritmalar siyaseti sadece yansıtmıyor, bizzat üretiyor. Gündemi seçiyor, görünürlüğü dağıtıyor, dezenformasyonu yayıyor, sessizliği cezalandırıyor. Kim konuşacak, kim duyulacak, kim yok sayılacak; bunların hiçbiri rastlantı değil. Siyasi rekabet artık fikirler arasında değil, dikkat ekonomisinin algoritmalarında yaşanıyor. En çok bağıran değil, en çok tıklanan kazanıyor.
Bu yeni düzen, demokrasiyi işlevsizleştiriyor. Çünkü demokrasi zaman ister, algoritmalar ise hız. Demokrasi müzakere yoluyla belirsizlikle baş etmeye çalışır, algoritmalar kesinlik yanılsaması satar. Demokrasi çoğulculuk üzerine kurulur, algoritmalar ise homojen yankı odaları üretir. Her kullanıcıya kendi “gerçeği” sunulur; ortak kamusal zemin kaybolur. Toplum aynı anda farklı gerçekliklerde yaşamaya başlar. Bu bir kutuplaşma değil; paralel evrenler siyaseti.
Daha da kritik olan şu: Algoritma çağında siyasal sadakat ideolojik değil, davranışsaldır. Kimse artık bir fikre sadık kalmak zorunda değil; bir akışa sadık kalması yeterli. Takip edilen hesaplar, izlenen videolar, geçirilen süreler yeni tür bir biat biçimi yaratıyor. Bu sadakat görünmezdir, sorgulanmazdır ve geri çağrılması zordur. Çünkü kullanıcı kendisini özgür zannederken, tercihleri çoktan şekillendirilmiştir.
Burada klasik “manipülasyon” tartışması yetersiz kalıyor. Sorun sadece yanlış bilgi değil; bilgi mimarisinin kendisi. Algoritmalar neyin mümkün, neyin düşünülebilir olduğunu belirliyor. Bazı sorular hiç cevaplanmadan eleniyor, bazı ihtimaller görünmez kılınıyor. Sansür artık yasaklama yoluyla değil, önemsizleştirme yoluyla işliyor. Susturmak gerekmiyor; görünmez yapmak yeterli.
Siyasetçiler bu yeni paradigmayı hızla benimsedi. İlke değil performans, politika değil hikaye, çözüm değil duygu pazarlanıyor. Kampanyalar artık seçmeni ikna etmeyi değil, algoritmayı ikna etmeyi hedefliyor. Hangi içerik daha çok yayılır, hangi kelime daha çok tetikler, hangi görüntü daha uzun izletir? Siyasal strateji, veri biliminin boyunduruğu altında. Bu dönüşüm masum değil; iktidarın teknikleşmesi anlamına geliyor: Siyasal tercihler, etik ve ideolojik kararlar olmaktan çıkıyor; ekonomik parametreler, kalkınma hedefleri ve verimlilik metrikleri gibi sunuluyor. Böylece iktidarlar sorumluluğu görünmezleştiriyor; tartışılabilir olmaktan çıkarak itiraz edilemez hale geliyor.
Peki çıkış var mı? Önce şunu kabul etmek gerekiyor: Algoritmalar tarafsız araçlar değil, siyasal aktörlerdir. Tasarımları ideolojiktir, öncelikleri politiktir. Yazılım politiktir. Bu kabul olmadan yapılacak her “okuryazarlık” çağrısı eksik kalır. Sorun bireyin bilinçlenmesiyle çözülemez; çünkü mesele bireysel değil, yapısaldır.
İkinci olarak, demokrasiyi algoritmalara adapte etmek değil, algoritmaları demokratik denetime açmak gerekir. Şeffaflık tek başına yetmez; hesap verebilirlik şarttır. Hangi içeriğin neden öne çıktığını bilmek bir başlangıçtır ama asıl soru şudur: Kim karar veriyor ve kimin adına? Bu soruya cevap vermeyen bir dijital düzen, ne kadar “katılımcı” görünürse görünsün otoriterdir.
Algoritma çağında siyaset, sessizliğe tahammül edemez. Çünkü sessizlik etkileşim üretmez. Bu yüzden en büyük siyasal eylem, bazen paylaşmamak, bazen yavaşlamak, bazen akışın dışına çıkarak yeni yollar aramaktır. Demokrasi hızdan feragat etmeyi gerektirir.
Yeni çağın siyasal anatomisi budur: Görünmez ama etkili, hızlı ama sığ, görünüşte bireysel, ama derinden kolektif -kitleleri aynı duygulara ve tepkilere eşzamanlı biçimde sürükleyen bir siyaset. Bu kolektivite örgütlü, bilinçli ya da temsile dayalı değil; görünmez, algı mühendisliğinin ürünü, otomatikleşmiş ve tam da bu yüzden siyasal etkisi son derece güçlüdür. Kullanıcılar, kendilerini kendilerini bağımsız ve tekil sanarken, Pavlov’un köpeği gibi aynı uyarıcılara aynı duygusal tepkileri verir, yönelimlere eşzamanlı biçimde sürüklenir. Kolektivite burada bilinçte değil, refleks düzeyinde oluşur.
Son olarak şunu söylemek gerekiyor: Algoritmaların çizdiği sınırları sorgulamazsak, siyaset eliti bizim adımıza konuşmaya devam edecek. Biz sustukça onlar daha çok konuşacak. Onlar konuştukça biz birbirimizden uzaklaşacağız ve kaybetmeye devam edeceğiz.
