İçeriğe geç
Anasayfa » BLOG » Türkiye’de Gericiliğin Retoriği Nasıl İşliyor?

Türkiye’de Gericiliğin Retoriği Nasıl İşliyor?

(Albert O. Hirschman’ın “Gericiliğin Retoriği” çerçevesinden bir Türkiye okuması)

Albert O. Hirschman (1915–2012), 20. yüzyılın en özgün siyaset bilimcilerinden ve iktisatçılarından biri. Özellikle kalkınma iktisadı, demokrasi, toplumsal değişim ve siyasal söylem üzerine geliştirdiği analizlerle tanınıyor. Hirschman “sınıflandırması zor” ama etkisi geniş düşünürlerinden biri. Onu yalnızca bir iktisatçı, yalnızca bir siyaset bilimci ya da yalnızca bir kalkınma teorisyeni olarak tanımlamak eksik kalır. Hirschman’ın önemi, kalkınma, demokrasi, kapitalizm, eşitsizlik, reform, toplumsal çatışma ve kamusal ahlak gibi 20. Yüzyılın en temel meselelerini, büyük teoriler kurarak değil, sahadaki çelişkileri takip eden gözlemci bir düşünme tarzıyla analiz etmesi.

20. Yüzyıl iktisadının ve siyasasının şekillendiren iki gelenek: Marksizmin büyük tarihsel anlatısı ve neoklasik iktisadın formel ve matematiksel modelleriydi. Hirschman bu iki büyük blokla özdeşleşmeyen az sayıda siyaset bilimciden birisi. Hirschman’ın yaklaşımı daha çok şuna dayanır: toplumlar tek bir mantıkla işlemez; kalkınma tek bir doğrusal rota izlemez; insanlar yalnızca çıkarlarıyla hareket etmez; siyaset yalnızca iktidar mücadelesi değildir. Bu nedenle Hirschman’ın düşüncesi “sistem” kurmaktan ziyade, dünyayı anlamayı sağlayan analitik araçlar üretiyor.

Henüz genç bir siyaset bilimi öğrencisiyken tanıştığım Hirschman’ın beni en çok etkileyen eseri Gericiliğin Retoriği (The Rhetoric of Reaction, 1991) olmuştu. Diğer eserlerine göre oldukça kısa ancak bir o kadar keskin olan bu metin, modern siyasetin çoğu zaman görünmez kalan bir mekanizmasını teşhir ediyor: toplumsal ilerleme iddiası taşıyan reformlara karşı geliştirilen karşı-argümanların, tarih boyunca şaşırtıcı biçimde aynı kalıpları tekrar etmesi.

Hirschman bu kitabında “gericilik” kavramını yalnızca belirli bir ideolojiye indirgemez. Onun asıl ilgilendiği şey, ilerlemeci sayılabilecek her toplumsal talebe karşı ortaya çıkan reflekslerin, bir tür siyasal dil üretme biçimi olarak nasıl işlediğidir. Hirschman’a göre reform karşıtlığı çoğu zaman yeni bir düşünce üretmez; bunun yerine, geçmişten devralınmış üç temel retorik şablonla ilerler. Bu şablonlar “sapma”, “boşunalık” ve “tehdit” tezleridir. Reformun içeriği değişse bile, ona karşı kurulan itirazların mantığı değişmez. Bu nedenle Hirschman’ın kitabı, siyasal tartışmaları yalnızca içerik üzerinden değil, aynı zamanda bir “dil teknolojisi” üzerinden okumayı mümkün kılar.

Bu çerçeve, Türkiye’de siyasal tartışmaları anlamlandırmak için özellikle verimli bir bakış açısı sunar. Çünkü Türkiye’de toplumsal değişim talepleri çoğu zaman yalnızca siyasal aktörler arasında bir rekabet alanı değil, aynı zamanda bir varoluş kaygısı ve kimlik çatışması olarak algılanır. Dolayısıyla reform tartışmaları, “ne daha iyi olur?” sorusundan çok, “ne bozulur?” sorusuna bağlanma eğilimindedir. Hirschman’ın tanımladığı üç retorik biçim, Türkiye’de tam da bu noktada devreye girer ve değişim fikrini daha doğmadan zayıflatır.

Hirschman’ın “sapma tezi” dediği ilk retorik biçim, reformların iyi niyetli olsa bile sonuçta ters tepeceğini iddia eder. Yani reform, vaat ettiği ilerlemeyi üretmek yerine, toplumun daha kötü bir noktaya savrulmasına neden olacaktır. Türkiye’de bu retorik özellikle hak temelli taleplere karşı son derece güçlü bir şekilde işler. İfade özgürlüğü talebi gündeme geldiğinde bunun ülkeyi kaosa sürükleyeceği, daha fazla özgürlüğün daha fazla “tehdit” doğuracağı, demokratik genişlemenin istikrarı bozacağı fikri çok hızlı biçimde dolaşıma girer. Bu söylem, reformu doğrudan kötü niyetli ilan etmek zorunda değildir; reformu “tehlikeli bir naiflik” gibi göstermesi yeterlidir. Böylece reform, ahlaki olarak savunulabilir olsa bile, pratikte “felaketle sonuçlanacak” bir girişim haline getirilir.

Sapma tezinin Türkiye’de bu kadar etkili olmasının temel nedeni, ülkenin siyasal hafızasında güvenlik kaygısının merkezi bir yer tutmasıdır. Türkiye’de devletin bekası, iç düşman algısı, bölünme korkusu ve toplumsal çözülme endişesi, siyasal tartışmaların sürekli arka planında dolaşır. Bu nedenle özgürlük, eşitlik ya da hak genişlemesi gibi kavramlar çoğu zaman “toplumsal iyileşme”nin diliyle değil, “toplumsal dağılma” ihtimalinin diliyle tartışılır. Hirschman’ın sapma tezi, tam da bu duygu dünyasına oturduğu için ikna edici görünür: Reform yalnızca yanlış değildir, aynı zamanda tehlikelidir; toplumun elindeki son güvenlik duvarlarını yıkacaktır.

Hirschman’ın ikinci argüman kalıbı olan “boşunalık tezi” ise farklı bir yöntem izler. Burada reformun tehlikeli olduğu söylenmez; onun etkisiz ve anlamsız olduğu söylenir. Reform girişimi “boşuna”dır çünkü toplumun doğası değişmez, devlet değişmez, kültür değişmez, insan değişmez. Türkiye’de bu retorik yalnızca iktidar çevrelerinde değil, toplumun geniş kesimlerinde ve hatta muhalif alanlarda bile yaygındır. Bu nedenle Türkiye’de gericilik bazen baskıcı bir ideoloji gibi değil, bir tür yorgunluk ve umutsuzluk atmosferi gibi çalışır.

Türkiye’de “bu ülkede hiçbir şey değişmez” cümlesi, neredeyse siyasal kültürün ortak atasözü haline gelmiştir. Hukukun güçlendirilmesi gerektiği söylendiğinde “zaten hukuk yok” denir; demokratikleşme konuşulduğunda “bu toplum buna hazır değil” denir; sivil toplumun öneminden bahsedildiğinde “zaten herkes çıkarcı” denir. Boşunalık tezi, reformu daha baştan bir “hayalcilik” olarak kodlar. Böylece reformun içerik düzeyinde tartışılması engellenir; çünkü tartışmanın başında, reformun etkili olabileceğine dair ihtimal ortadan kaldırılmıştır.

Bu retoriğin en güçlü yanı, insanlara doğrudan “sus” dememesidir. İnsanlara mücadeleyi yasaklamaz, yalnızca mücadeleyi anlamsızlaştırır. Hirschman’ın işaret ettiği gibi bu söylem, siyaseti bastırmanın en düşük maliyetli yollarından biridir. Çünkü toplumsal enerji, çatışma yoluyla değil, umutsuzluk yoluyla tüketilir. Türkiye’de bu retoriğin yaygınlığı, siyasal alanın sürekli bir “bekleme” ve “boşluk” halinde kalmasına yol açar. Toplum, değişimin mümkün olduğuna inanmadığında, otoriterleşme bile sıradanlaşır; çünkü insanlar otoriterleşmeyi bir tercih değil, kader gibi görmeye başlar.

Hirschman’ın üçüncü retorik biçimi olan “tehdit tezi” ise reformların bazı iyi sonuçlar doğurabileceğini kabul eder ama bunun bedelinin ağır olacağını vurgular. Reform yapılırsa toplum daha önce kazanılmış değerlerini kaybedecek, düzen bozulacak, istikrar zedelenecek, devlet zayıflayacaktır. Türkiye’de bu retorik, özellikle “istikrar” kavramının kutsallaştırıldığı alanlarda çok güçlü bir biçimde işler. Çünkü Türkiye’de istikrar çoğu zaman bir siyasal hedef değil, adeta bir varoluş koşulu gibi tahayyül edilir. Bu yüzden reform talepleri “evet belki haklısın ama…” diyerek ertelenir.

Türkiye’de tehdit tezinin en tipik biçimi, reformun karşısına “daha büyük” bir öncelik koymaktır. Özgürlük talebi dile getirildiğinde devletin yıpranacağı söylenir; şeffaflık konuşulduğunda kurumlara güvenin sarsılacağı iddia edilir; barış dili kurulduğunda ülkenin bölüneceği korkusu devreye girer; sosyal haklar tartışıldığında ekonominin çökeceği öne sürülür. Böylece reform “yanlış” olduğu için değil, “zamanı olmadığı” için reddedilir. Hirschman’ın iyi yakaladığı bu nokta, Türkiye’de siyasetin en karakteristik özelliklerinden biridir: Reform hiçbir zaman tamamen reddedilmez, sürekli ertelenir.

Bu erteleme mekanizması Türkiye’de devletin toplumsal hayal gücündeki konumuyla yakından ilişkilidir. Devlet çoğu zaman yalnızca bir kurum değil, toplumun üstünde duran ve onu bir arada tutan kutsal bir çatı gibi algılanır. Bu algı, reformların devletin gücünü azaltacağı fikrini son derece korkutucu hale getirir. Bu yüzden reform talebi, kolaylıkla “devlete karşı olmak” ya da “düzeni bozmak” şeklinde kodlanabilir. Hirschman’ın tehlike tezi, Türkiye’deki devlet-merkezli siyasal kültürde bu nedenle çok güçlü çalışır.

Bu üç retorik biçimi bir arada düşündüğümüzde, Türkiye’de gericiliğin retoriği aslında bir ideoloji olmaktan çok bir siyasal teknik olarak görünür. Bu teknik, yalnızca belirli bir siyasi çizgiye ait değildir. İktidar kullanabilir, muhalefet içselleştirebilir, medya çoğaltabilir, sıradan yurttaş gündelik konuşmasında tekrar edebilir. Hirschman’ın yaklaşımı burada kritik bir noktayı açığa çıkarır: gericilik bazen bir “kötü niyet” meselesi değil, toplumsal dilin otomatikleşmesi meselesidir. İnsanlar reformlara karşı çıkarken çoğu zaman kendi argümanlarını üretmez; hazır bir şablonu tekrar eder. Bu şablonlar tekrarlandıkça, toplumun siyasal ufku daralır.

Türkiye’de bu retoriğin en belirgin etkisi, siyasetin geleceğe dönük bir tasarım olmaktan çıkıp sürekli bir kriz yönetimine dönüşmesidir. Çünkü sapma tezi reformu felaketle, boşunalık tezi reformu anlamsızlıkla, tehdit tezi reformu maliyetle ilişkilendirir. Böylece değişim fikri sürekli bir korku, yorgunluk ve erteleme üçgenine sıkışır. Sonuçta toplumsal tartışmalar “ne istiyoruz?” sorusuna değil, “ne kaybederiz?” sorusuna odaklanır. Bu da reformların yalnızca uygulanmasını değil, düşünülmesini, tartışılmasını bile zorlaştırır.

Hirschman’ın kitabının Türkiye için en önemli katkısı, siyasal tartışmaların içeriğini değil, tartışmaların dilini görünür kılmasıdır. Çünkü bazen bir toplumun kaderini belirleyen şey hangi fikirlerin doğru olduğu değil, hangi fikirlerin konuşulamaz hale getirildiğidir. Türkiye’de gericiliğin retoriği tam da bu işlevi görür: reformu yanlışlamaz, reformu meşruiyet dışına iter. Böylece reform fikri, daha tartışılmadan önce “risk”, “hayal” ya da “lüks” olarak damgalanır.

Bu nedenle Hirschman’ın “gericiliğin retoriği” yalnızca akademik bir sınıflandırma değildir. Türkiye’de siyasal alanın neden sürekli aynı tartışmalara sıkıştığını, neden toplumsal taleplerin kendilerini ifade etmekte zorlandığını ve neden umut duygusunun bu kadar kırılgan olduğunu anlamak için güçlü bir anahtar sunar. Türkiye’de gericiliğin retoriği, çoğu zaman bir yasa maddesiyle ya da bir baskı aracıyla değil; gündelik dilde dolaşan cümlelerle çalışır. Ve belki de en zor mücadele, tam burada başlar: baskıyla değil, tekrar eden klişelerle daraltılan siyasal ufku yeniden genişletebilmek.

Yorum Yapın...

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.