İçeriğe geç
Anasayfa » BLOG » Yapay Zeka Bir Araç Değil, Altyapıdır

Yapay Zeka Bir Araç Değil, Altyapıdır

Önce şunu soralım: Teknoloji nedir?

Soruyu sormak bile garip geliyor. Gündelik dilde teknoloji denince aklımıza ekranlar, cihazlar, uygulamalar geliyor. Tanımlamamıza gerek yok, zaten etrafımızı sarmış durumda.

Belki tam da bu yüzden tanımlamak gerekiyor. Hayatımızı bu kadar çevrelemiş bir olgudan ne anlıyoruz? Teknolojinin ne olduğunu anlamak, yapay zekanın üzerimizdeki etkisini tespit etmenin ilk adımı olacak.

Teknoloji hakkında düşünmenin üç temel yolu var. Bu üç yoldan hangisini seçtiğimiz, yapay zekaya nasıl yaklaştığımızı ve onunla olan etkileşimin insan üzerindeki olası etkilerini görmemizi büyük ölçüde belirliyor.

Birinci yol: Araç görüşü. En yaygın, en sezgisel olan düşünce. Bu görüşe göre teknoloji, insan amaçlarına hizmet eden nötr bir vasıta (aracı). Önemli olan onu kimin nasıl kullandığı. Bıçak hem ekmek keser hem insan öldürür. Sorun bıçakta değil, onu tutan eldedir. Bu yaklaşım insanı merkeze koyar, teknolojiyi edilgenleştirir ve oldukça teskin edicidir. Çünkü sorumluluk net: makine suçlanamaz, insan suçlanabilir.

İkinci yol: Sistem görüşü. Bu yol teknolojinin insan amaçlarına değil, kendi iç mantığına göre işlediğini öne sürer. Fransız düşünür Jacques Ellul ve Amerikalı tarih felsefecisi Lewis Mumford bu geleneğin önemli temsilcileridir. Onlara göre modern teknoloji sadece araçlar toplamı değil; kendi değerlerini, kendi hızını, kendi önceliklerini dayatan otonom bir sistemdir. Sanayi devrimi sadece fabrikalar üretmedi, fabrika işçisi üretti, fabrika zamanı üretti, fabrika mekanı üretti. Araçlar insanı değil, sistem insanı biçimlendirdi.

Üçüncü yol: Siyasi/altyapısal görüş. Bu perspektif teknolojinin güç ilişkilerini kodladığını, erişimi düzenlediğini, toplumsal düzeni biçimlendirdiğini savunur. Siyaset bilimci Langdon Winner, 1980 yılında yazdığı klasikleşmiş makalesinde bunu şöyle ifade eder: Teknolojik artefaktların siyasi özellikleri vardır. Kim kullanırsa kullansın, tasarımları güç dağılımını etkiler, belirli grupları güçlendirir ya da dışlar. Teknoloji nötr değildir; değerleri kodlar, otoriteyi (egemenliği) yeniden dağıtır.

Heidegger’in sorusu

Bu üç yaklaşımı yeterince derin bulmayan ve “Teknoloji nedir?” sorusunu çok daha temel bir düzeye çeken bir düşünür daha var: Martin Heidegger. Heidegger, 1954 tarihli Teknolojiye İlişkin Soru (Die Frage nach der Technik) adlı denemesinde şu çarpıcı iddiayı ortaya koyar: “Teknolojinin özü, teknolojik olan hiçbir şey değildir.”

Bu muammalı cümlenin içinde önemli bir sezgi var. Heidegger’e göre modern teknoloji bir araç değil, bir çerçeveleme biçimidir: Dünyayı ve insanı belirli bir şekilde görünür kılan, her şeyi hesaplanabilir, optimize edilebilir, kullanıma hazır bir rezerv olarak sunan bir bakış açısı. Buna Almanca’da Gestell diyor; kabaca “çerçeveleme” ya da “iskelet” anlamına geliyor.

Teknolojik çerçeveleme yerleştiğinde başka türlü görme ve düşünme biçimlerini dışlar. Çerçeveyi değil, çerçevelenenleri görürüz.

Bu çerçevelemenin asıl tehlikesi Heidegger’e göre makinelerin insanlara ve doğaya verebileceği fiziksel zarar değil. Asıl tehlike, teknolojik çerçeveleme yerleştiğinde, başka türlü görme ve düşünme biçimlerini dışlar. Her şeyi verimlilik, hesaplanabilirlik ve kullanışlılık üzerinden değerlendiren bir dünya algısı hakim hale gelir. Ve bu çerçeveleme o kadar derinden işler ki, artık onu fark etmeyiz. Çerçeveyi ve çerçevenin dışını değil, yalnızca çerçevenin içindekileri görürüz.

Yapay zekayla ilişkimize bakıldığında bu sezginin ne kadar güncel olduğu çarpıcı biçimde ortaya çıkıyor.

Araç görüşünün sınırları ve Frankfurt Okulu’nun uyarısı

“Yapay zekayı iyi kullanalım, kötüye kullanmayalım” dediğimizde araç görüşünden konuşuyoruz. Bu yaklaşım cazip ancak çok sınırlı.

Cazip çünkü bize egemen konumu veriyor: Biz kullanıyoruz, biz kontrol ediyoruz, biz seçiyoruz. Sınırlı çünkü şu soruyu görmezden geliyor: yapay zeka bizi nasıl dönüştürüyor?

Frankfurt Okulu bu soruyu yirminci yüzyılın ortasında, henüz hiçbir algoritma yokken soruyordu. Max Horkheimer ve Theodor Adorno, 1944’te kaleme aldıkları Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde, modern aklın giderek araçsallaştığını savunuyordu: Her şey verimliliğe, faydaya, ölçülebilirliğe göre değerlendirilen bir dünyada akıl özgürleştirici potansiyelini yitiriyor, tahakkümün rasyonel bir kılığa bürünmesine zemin hazırlıyor. Teknoloji bu araçsal aklın somutlaşmış halidir. Artık doğru ya da yanlışı değil, işe yarayıp yaramadığını soruyoruz.

Frankfurt Okulunu’nun bir başka temsilcisi Herbert Marcuse ise, Tek Boyutlu İnsan adlı kitabında (1964) bu tezi bir adım ileri taşır. Gelişmiş sanayi toplumlarında teknoloji yalnızca bir üretim aracı değil, aynı zamanda ideolojik bir aygıttır. Sistem sahte ihtiyaçlar yaratır, sadece malları değil herşeyi, her düşünceyi tüketim nesnesine dönüştürür ve insanı eleştirel mesafeden yoksun bırakır. Tek boyutlu düşünce, sistemi sorgulamayı değil, onun içinde en verimli biçimde var olmayı rasyonel görür.

Bugün bunu yaygın kullanılan algoritmalarda çarpıcı biçimde görüyoruz. Sosyal medya algoritmaları öfkeyi de, dayanışmayı da, eleştiriyi de aynı ‘dikkat ekonomisi’nin yakıtına dönüştürüyor. Sistem her içeriği absorbe ediyor. Sadece sistemi besleyenler görünür kılınıyor. Marcuse’un öngördüğü “tek boyutluluk” artık yazılım mimarisine kodlanmış durumda.

Bununla birlikte Frankfurt Okulu bu noktada homojen değil. Walter Benjamin, teknolojiyi salt tahakküm aracı olarak görmek yerine diyalektik bir perspektif sunuyor. 1935 tarihli Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri‘nde mekanik çoğaltmanın sanatın “aurasını” yani biricikliğini ve otoritesini yok ettiğini ama bununla birlikte onu kitleselleştirdiğini söyler. Teknoloji hem kaybettirir hem kazandırır. Bu diyalektik bakış önemli: yapay zekanın da aynı anda hem özerkliği aşındıran hem de daha önce erişilemeyen bilişsel kaynakları demokratikleştiren bir potansiyel taşıdığını göz önünde tutmak gerekiyor.

Araç görüşü bu gerilimi göremez. Çünkü aracı, onu kullanan insandan bağımsız bir nesne olarak ele alır. Oysa Frankfurt Okulu’nun bize hatırlattığı şey şu: teknoloji hiçbir zaman nötr değildir ve aynı zamanda kaderi önceden yazılmış da değildir.

Elektrik gibi ama farklı

Elektriği bir araç olarak düşünmüyoruz. Elektrik orada, arka planda, sorgusuz sualsiz çalışıyor. Onu fark ettiğimiz tek an, elektriklerin kesildiği andır. Aynı şeyi internet teknolojisi için de söyleyebiliriz. 

Yapay zeka da hızla bu noktaya geliyor.

McKinsey’in 2025 raporuna göre dünya genelinde şirketlerin %80’i en az bir iş sürecinde yapay zekayı kullanıyor. Stanford AI Index 2025, bu yayılımı “tarihin en hızlı teknoloji benimseme süreçlerinden biri” olarak nitelendiriyor. Sadece iki yıl önce bu oran %50’nin altındaydı. Sağlıktan yargıya, eğitimden finansa, akademiden gazeteciliğe, yapay zeka artık bilişimin sınırları içinde kalan dikey bir sektör teknolojisi değil. Her alana yatay biçimde nüfuz eden bir altyapı haline geliyor.

İktisatçılar yapay zekayı “genel amaçlı teknoloji” olarak tanımlar, tıpkı buhar makinesi ve elektrik gibi. Bu teknolojilerin ortak özelliği, tek bir sektörü değil tüm ekonomik ve toplumsal yapıyı dönüştürmeleri, yeniden biçimlendirmesidir.  Bu teknolojilerin etkileri yavaş, derin ve geri döndürülmesi güçtür.

Buhar makinesi ve elektrik fiziksel kapasiteyi dönüştürdü. Yapay zeka bilişsel kapasiteyi dönüştürüyor. Bu fark küçük değil.

Ama buhar makinesi ve elektriğin dönüştürdüğü şey fiziksel kapasiteydi: kaslar, mesafe, enerji. Yapay zekanın dönüştürdüğü şey ise bilişsel kapasite: karar verme, yargılama, anlam üretme, önceliklendirme. Bu fark küçük değil. Bir makine kolunuzun yerine geçtiğinde kolunuz hâlâ orada durur. Yapay zeka düşünme süreçlerinizin yerine geçtiğinde, düşünme kapasitenize ne olur?

Altyapı görünmez hale geldiğinde

Teknoloji sosyolojisinin önemli kavramlarından biri “altyapının görünmezliği”dir. Bir teknoloji sorunsuz çalıştığında, arka planda kaldığında, hayatın olağan dokusuna işlediğinde onu sorgulamayı bırakırız.

Shoshana Zuboff, Gözetim Kapitalizmi Çağı‘nda bu dinamiği merkeze alır: Büyük teknoloji şirketleri kişisel verileri davranış tahmini ve yönlendirmesi için kullanarak insan deneyimini yeni bir sermaye birikimi zeminine dönüştürüyor. Kate Crawford ise Atlas of AI‘da bu sistemlerin görünmez maliyetlerini — işgücünü, doğal kaynakları, güç ilişkilerini tek tek ortaya seriyor. Her iki analizin ortak noktası şu: Yapay zekanın dönüştürücü gücü, tam da görünmez hale geldiğinde en derine işliyor.

Horkheimer ve Adorno’nun araçsal akıl eleştirisi burada yeniden anlam kazanıyor. Yapay zeka altyapıya dönüştükçe, onun çerçevelediği sorular “doğal” sorular haline geliyor: “Bu karar doğru mu?” değil, “Bu algoritma ne öneriyor?” Heidegger’in Gestell’i ile Frankfurt Okulu’nun araçsal akıl eleştirisi burada birleşiyor: Bir kere ‘çerçeve’ yerleştiğinde başka türlü düşünmek giderek güçleşir.Hatta imkansız hale geliyor.

Peki bugün neredeyiz? Yapay zeka henüz tam anlamıyla görünmezleşmedi. Hâlâ fark ediyoruz, hâlâ tartışıyoruz, hâlâ soruyoruz. Benjamin’in diyalektik perspektifinden bakıldığında bu an çok değerli: Teknoloji altyapıya dönüşmeden önce, hem kaybettirdiklerini hem de açtığı olanakları görebileceğimiz bir eşik noktasındayız. Bu pencere kapanmadan önce sorular sormak ve tartışmak gerekiyor.

Bu yazı serisi ile ne yapıyorum?

Önümüzdeki yazılarda bu soruyu beş farklı katmanda ele alacağım. Karar vermeyi makineye devretmenin psikolojik sonuçlarını. Algoritmik bağımlılığın eleştirel düşünme kapasitesine etkisini. Hiper-kişiselleştirilmiş içeriğin toplumu nasıl parçaladığını. Yapay zekanın demokratik katılım ve sivil alan üzerindeki etkilerini. Ve nihayetinde: insan özerkliğini yapay zeka çağında korumanın ne anlama geldiğini…

Bu yazılar ne bir teknoloji övgüsü ne de bir felaket senaryosu. Heidegger’in önerdiği şeyi yapmaya çalışıyorum: Teknolojiyle özgür bir ilişki kurmak: Onu reddetmeden ve onun tarafından çerçevelenmeden.

Referanslar

  • Horkheimer, M. & Adorno, T.W. (1944). Aydınlanmanın Diyalektiği. (Dialektik der Aufklärung)
  • Marcuse, H. (1964). Tek Boyutlu İnsan. (One-Dimensional Man). Beacon Press.
  • Benjamin, W. (1935). Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri. (Das Kunstwerk im Zeitalter seiner technischen Reproduzierbarkeit)
  • Heidegger, M. (1954). Teknoloji Üzerine Soru. (Die Frage nach der Technik). Vorträge und Aufsätze.
  • Winner, L. (1980). Do Artifacts Have Politics? Daedalus, 109(1), 121–136.
  • Zuboff, S. (2019). The Age of Surveillance Capitalism. PublicAffairs.
  • Crawford, K. (2021). Atlas of AI. Yale University Press.
  • McKinsey & Company. (2025). The State of AI in 2025.
  • Stanford HAI. (2025). AI Index Report 2025.

Bu yazı “Yapay Zeka, İnsan ve Toplum” serisinin giriş yazısıdır.

Serinin tüm yazıları:

Yazı 1 – Yapay Zeka Bir Araç Değil, Altyapıdır

Yazı 2 – Makineye Devredilen Ben: Karar Vermeyi Bırakmak Ne Anlama Geliyor?

Yazı 3 – Düşünmeyi Unutan Nesil: Yapay Zeka ve Bilişsel Atrofi

Yazı 4 – Paralel Evrenler: Algoritmik Hiperişiselleştirme Toplumu Nasıl Parçalıyor?

Yazı 5 – Oy Veren Robot: Yapay Zeka Çağında Demokratik Katılım

Yazı 6 – İnsan Kalmak: Yapay Zeka Çağında Özerkliği Korumak

İletişim: ozgur@kamra.com.tr

Bağlantı: linkedin.com/in/ozgurkurtulus

Yorum Yapın...

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.