Bugün yeni bir kavramla karşılaştım. Amerikan Felsefe Derneği’nin blogunda Siobhain Lash’in yazısı, son aylarda dolaşıma giren tuhaf bir kelimeyi etik bir mesele olarak ele alıyor: slopaganda. Lash’in aktardığına göre, Şubat 2026’da başlayan ve pek çok yorumcunun “ilk yapay zekâ savaşı” diye andığı, ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan, çatışmalar boyunca taraflar birbirine yalnızca füze değil, yapay zeka ile üretilmiş içerikler de fırlattı; İran’ın yapay zekâyla üretilmiş LEGO animasyonları uluslararası ölçekte viral oldu, ABD ve İsrail de resmî hesaplarından benzer içeriklerle karşılık verdi. Resmî diplomatik hesaplar bilgilendirme metni yerine yapay zeka ile üretilen mem’ler paylaşır hâle geldi. Lash bunu, “öldürücü olmayan ama askerîleştirilmiş bir yapay zekâ biçimi” olarak tanımlıyor ve politika yapıcıları bu alanda etik bir çerçeve kurmaya çağırıyor.
Yazıyı okurken beni asıl düşündüren şey, savaşın kendisinden çok kavramın içindeki itiraftı.

Kavramın içindeki itiraf…
“Slop”, İngilizcede hayvanlara verilen sulu artık yem demek. Yapay zekâ tartışmasına da tam bu aşağılayıcı anlamıyla girdi. Makinenin kolayca kustuğu, kimsenin üzerinde fazla emek harcamadığı, kimsenin sahiplenmediği içerik yığını. Yani terimi üretenler, ürünün niteliksizliğini kusur olarak değil, tanım olarak kabul ediyor.
Bu, propaganda tarihinde sert bir kırılma. Bernays’ten Ellul’e uzanan klasik literatürde propaganda pahalı ve incelikli bir işti: Bütçe, kurum, kadro, zanaat, zaman isterdi. Bir afişin, bir belgeselin, bir haber bülteninin arkasında birileri vardı ve o birileri ikna edilmeye değer bir kitle olduğunu varsayıyordu. İknanın maliyeti yüksek olduğu için, ikna edilecek insanın da bir değeri vardı.
Slopaganda tam olarak bu maliyet yapısını çökertiyor. Bir prompt, bir model, altmış saniye. İkna üretiminin marjinal maliyeti sıfıra yaklaştığında, kıtlık ekonomisinden bolluk ekonomisine geçiyoruz. Bolluk ekonomilerinde değerli olan üretilen şey değil, hâlâ kıt kalan şeydir. Burada kıt olan tek kaynak dikkat. Dolayısıyla mesele artık “ne söylendiği” değil, “ne kadar dolaştığı” ve “kaç kişiye eriştiği”.
İnandırmayı hedeflemeyen propaganda!
Eski usul propagandanın bir zaafı vardı: Sizi bir şeye inandırmak istiyordu. İnandırmak istediği için de ortaya bir iddia atmak zorundaydı. “Şu saldırıyı onlar yaptı”, “cephede durum iyi”, “bu fotoğraf dün şurada çekildi”. Ortaya bir iddia koyan her metin kendini kontrol edilebilir kılar; tarihe, kaynağa, sayıya bakarsınız, tutmuyorsa çürütürsünüz. Yalanının yakalanabilir olması, propagandanın inandırma hevesi için ödediği bedeldir.
Slopaganda bu bedeli ödemiyor, çünkü inandırma iddiasından baştan vazgeçiyor. Bir bombardımanı LEGO figürleriyle canlandıran video, olayın gerçekten öyle yaşandığını söylemiyor. Neyi çürüteceksiniz? Orada yanlışlanacak bir cümle yok; olan şey bir cümle değil, bir tavır: düşmanla alay eden, ölümü oyuncak sahnesine indiren bir ton. Yalan söylemiyor, yalan söylemek için gereken ciddiyeti bile göstermiyor. Yalancı doğruyu bilir ve saklar, kayıtsız olan ise doğrunun ne olduğuyla hiç ilgilenmez. Bugün bu kayıtsızlık makine hızıyla ve sınırsız miktarda üretiliyor.
Çünkü başarı ölçüsü değişti. Bir içeriğin işe yarayıp yaramadığı artık doğruluğu ile değil, paylaşılmasıyla ölçülüyor; içerik doğrulanmak için değil, dolaşmak, yaygınlaşmak için tasarlanıyor.
Dezenformasyonla mücadele araçlarımızın bir kısmı tam burada boşa düşüyor. Doğrulama kurumları iddia üreten bir rakibe göre kurulmuştur. İddiayı alırsınız, kaynağına bakarsınız, doğru ya da yanlış dersiniz. Oysa bir iddiayı yalanlayabilirsiniz, bir tonu yanlışlayamazsınız. Karşımızdaki artık iddia değil, atmosfer üretiyor ve atmosferin doğruluk değeri yoktur, yalnızca etkisi vardır.
Slopaganda öldürmüyor, öldürmeyi hafifletiyor!
Lash’in yazısındaki en verimli ayrım burada: silah hukukunda “öldürücü olmayan” teknik bir kategori, ama kamusal dilde bir vicdan rahatlatıcısı olarak çalışıyor. Öldürmemek ile zarar vermemek aynı şey değil.
Daha da sert bir formülasyonu göze almak gerekiyor: slopaganda öldürmüyor, öldürmeyi hafifletiyor. İşlevi düşmanı yok etmek değil, ölümün ağırlığını taşınabilir kılmak. Bir savaşın oyuncak estetiğiyle anlatılması bir gizleme değil, bir hafifletme. Hiçbir şey saklanmaz, her şey gösterilir, ama gösterilen şeyin sertliği seyreltilir.
Beyaz Saray’ın resmî hesabı, mart ayındaki bir harekâtın zaferini Nintendo Wii oyunlarını taklit eden bir videoyla ilan etti; Washington’un kurumsal hesapları haftalarca gerçek füze saldırısı görüntülerini mem’lerle, popüler kültür göndermeleriyle ve video oyunu estetiğiyle birbirine geçiren içerikler yayımladı. Trump’ın Truth Social’da paylaştığı, kendisini hasta bir adama şifa dağıtan İsa figürü olarak gösteren yapay zekâ görseli ise, bu dilin yalnızca düşmana değil, kendi tabanına da dönük olduğunu gösteriyor. Nitekim görsel, muhafazakâr Hristiyan seçmenin tepkisi üzerine kaldırıldı. Araştırmacıların gözlemi, ABD tarafının üretiminin teknik olarak daha zayıf ve ağırlıkla iç kamuoyuna dönük olduğu yönünde. Ama etik tartışma açısından kalite farkı ikincil; asıl fark kaynakta. Viral LEGO videolarının arkasında İran yanlısı bir içerik grubu vardı, resmî hesaplar onları yeniden paylaştı. ABD tarafında ise üretim doğrudan devletin kendi kurumsal hesaplarından çıktı. Gerçek bir füze görüntüsünü oyun grafiği estetiğine indirgemek, savaşı estetik olarak sindirilebilir kılmaktır; bunu anonim bir hesabın değil, bir devletin resmî iletişim kanalının yapması, artık sadece çok farklı bir dünyada yaşadığımız anlamına gelmiyor, sorunun çözümünü çok karmaşık bir hale getiriyor. Kamuoyunun tahammül eşiğini yükselten bir teknoloji, savaşın siyasi maliyetini düşürür. Siyasi maliyeti düşen şey ise daha çok yayılır.
Kuralları kim yazacak?
Lash yazısının sonundaki çağrısına bir itirazım var. “Politika yapıcılar etik ilkeler geliştirmeli” cümlesindeki özne ile slopaganda üreten özne aynı. Resmî hesaplardan mem paylaşan devletlerden, kendi iletişim pratikleri için bağlayıcı bir davranış kodu yazmalarını beklemek, bana biraz safiyane geliyor. İnsanlığın yararını düşünen kamu kurumları artık geride kaldı.
İkinci sorun daha yapısal. Failin, fiilin ve mağdurun ayırt edilmesi giderek zorlaşıyor. Slopaganda’nın zararı dağınık: Kümülatif ve istatistiksel: kutuplaşmanın bir milim artması, kurumlara güvenin bir tık düşmesi, bir toplumun ölüm haberlerine biraz daha az irkilmesi. Adı konabilecek net bir mağdur yok. Olan, herkese biraz olan bir şey. Hukuk bu tür zararlarla pek iyi başa çıkamıyor.
Bu, kural fikrinden vazgeçmek için değil, kuralın yerini değiştirmek için bir gerekçe: uluslararası bir sözleşme beklemek yerine, kurumsal iletişim etiğini, resmî hesaplarda üretim biçiminin ifşasını, kamu kurumlarının hesap verebilirlik mekanizmalarını ve medya okuryazarlığını gündeme almak. Yavaş kurulan, aşağıdan kurulan, sıkıcı çözümler.
Bu tartışmayı uzaktan izleyen bir mesele gibi okumak mümkün değil. Slopaganda küresel olarak üretiliyor, ama bağışıklık yerel dağılıyor.
Tespit altyapısı, filigran standartları, doğrulama kapasitesi, moderasyon yatırımı… Hepsi büyük dillerde ve büyük pazarlarda yoğunlaşıyor. Türkçe gibi modellerde yetersiz temsil edilen dillerde hem üretim kalitesi hızla yükseliyor hem de denetim kapasitesi geride kalıyor. Yani aynı yemi yiyoruz, ama daha zayıf bir sindirim sistemiyle.
Asıl devredilen şey ne?
Bütün bunların altında, benim bir süredir peşinde olduğum daha sessiz bir devir teslim var.
Yapay zekâ tartışmasında genellikle üretimin devredilmesini konuşuyoruz: metni makine yazdı, videoyu makine yaptı. Oysa slopaganda örneğinde asıl devredilen şey üretim değil, yargı. İçerik sonsuzlaştığında, neyin bakmaya değer olduğunu ayırt etme emeğini sürdüremiyoruz; o emeği akışa, algoritmaya, “gerçek gibi hissettirme” duygusuna bırakıyoruz. Ayırt etme kası, kullanılmadığı için eriyor.
Bunun panzehiri daha fazla içerik değil. Karşı-slopaganda üretmek, oyunu rakibin kurallarıyla oynamak olur ve o oyunda her zaman maliyeti sıfır olan taraf kazanır. Panzehir yavaşlık: bir şeyi paylaşmadan önce duraksamak, bir görüntünün kimin işine yaradığını sormak, kurumlardan ciddiyet talep etmeyi eskimiş bir alışkanlık saymamak.
Savaşı LEGO’yla anlatan videoyu izlerken gülümsemek insani bir refleks. Asıl soru, gülümsedikten sonra ne hissettiğimiz ve o boşluğu fark edip etmediğimiz.
Siobhain Lash’in “The Ethics of Slopaganda” başlıklı yazısı, Blog of the APA, 3 Eylül 2026.