İçeriğe geç
Anasayfa » BLOG » Bir Yapay Zeka Belgeseli Sorumluyu Nasıl Görünmez Kılar

Bir Yapay Zeka Belgeseli Sorumluyu Nasıl Görünmez Kılar

Daniel Roher ve Charlie Tyrell’in imzasını taşıyan, 2026 yapımı Yapay Zeka Belgeseli: Ya da Nasıl Bir Apokaloptimiste Dönüştüm (The AI Doc: Or How I Became an Apocaloptimist), Netflix’te yayınlandı. Navalny ile Oscar kazanan Roher, filmi ilk çocuğunu beklerken, baba olmaya hazırlanırken çekiyor; çocuğunun miras alacağı dünyayı anlamak için yapay zeka teknolojisinin en önde gelen isimleriyle konuşuyor. Everything Everywhere All at Once ekibinin yapımcılığındaki film, baş döndürücü bir kurguyla yapay zekâyı sıfırdan anlatıyor ve belgeselin sonunda Roher’ın kendini “apocaloptimist” ilan ediyor. 

Apokaloptimist (Apocaloptimist), “apokalips” (kıyamet/felaket) ile “optimist” (iyimser) kelimelerinin birleştirilmesiyle türetilmiş bir kavram. Dünyanın gidişatını, yaklaşan iklim krizlerini, sosyo-ekonomik çalkantıları veya genel felaket senaryolarını kabul eden; ancak tüm bunlara rağmen her şeyin sonunda iyi bir şekilde çözüleceğine ya da insanlığın bu kıyamet atmosferinden bir şekilde galip çıkacağına inanan kişileri tanımlıyor. Kısacası apokaloptimist bir insan; “Dünyanın sonu geliyor ama panik yapmaya gerek yok, muhtemelen bunu da atlatırız” zihniyetine sahip.

Ancak yapay zekanın en önde gelen uzmanları ile konuştuktan sonra apokaloptimist olmaya karar veren Roher iki saatlik belgesel boyunca bir soruyu hiç sormuyor: Bu kimin yapay zekası?

Bir belgeselin ideolojisi, söyledikleri değil, doğallaştırdıklarıdır. The AI Doc, yapay zekâyı toplumsal, politik ve ekonomik ilişkilerden söküp alarak onu insan yapımı bir aygıt olarak değil, ufukta beliren bir doğa olayı, göklerden inen bir kader olarak sunuyor. Filmin kendi görsel dili de bu sunuma uygun: Fırtına bulutları ve göktaşları arasından güneşe bakmak. Ancak fırtınanın ya da göktaşının bir yönetim kurulu, bir hissedarı, bir kâr marjı yoktur. Meteoroloji sorumlu tutulamaz. Filmin yaptığı manevra bu: yapay zekâyı bir üretim ilişkisinden bir doğa olayına dönüştürmek.

İroni ise şu: tam da bu sorunun muhatapları, bu teknolojiyi bu seviyeye getiren isimler ordalar: Sam Altman, Dario ve Daniela Amodei, Demis Hassabis, Reid Hoffman, Peter Diamandis… Hepsi kadrajda. Ama filmin grameri onları failden tanığa dönüştürüyor. Ekranda kendi ürünlerinin mimarları değil, dışsal bir fenomenin yorumcuları olarak görünüyorlar. Sorumluyu saklamanın en zarif yolu, onu görünür kılıp rolünü değiştirmektir: yapay zekayı bugünkü seviyeye gelmesinden sorumlu olanları hava tahmincisi kılığına sokmak. Böylece milyarlarca dolarlık sermaye kararları, veri gaspları, emek sömürüsü, “gelecek işte böyle olacak” diyen bilge sesler eşliğinde bir doğa yasasına dönüşüyor.

Bu dışsallaştırma bir kez kurulunca gerisi kolay. Örneğin belgesel yapay zekânın nasıl çalıştığına dair şaşırtıcı derecede meraksız. Ama asıl sessizlik teknik tarafta değil, toplumsal olanda. Bu yapay zeka modelleri kimin verisiyle, kimin emeğiyle, kimin sermayesiyle üretildi? Bu modellerin yaratacağı olumsuzluklardan toplumun en çok hangi kesimleri etkilenecek? Kim kazanıyor, kim kaybediyor? Bu kapı bir an aralansa “kıyamet mi mucize mi” ikilemi çökecek ve yerine sömürü, mülkiyet ve iktidar gelecek. Film bu kapıyı bilinçli olarak sıkı sıkıya kapalı tutuyor

Roher’in babalık anlatısı doğallaştırmayı bir kat daha derinleştiriyor: yapısal bir hesaplaşmayı özel bir duyguya indirgiyor. İzleyiciden istenen eyleme geçmek değil, hissetmek: İyimser mi karamsar mı olacağına karar vermek. Oysa iyimserlik-karamsarlık ekseni egemenin en çok işine gelen eksendir; kim kazanıyor, kim kaybediyor sorusunu bir ruh haline çeviren her çerçeve, kazananı temize çıkarır.

Toplumsal ve ekonomik ilişkilerin filmden neredeyse tümüyle silinmesi bir kusur değil, bu ideolojinin zorunlu semptomu. Her eve yapay doktor, her öğrenciye dijital öğretmen, sıkıcı işlerimizi yapan yapay zeka vaadi, servet ve erişim eşitsizliği sorgulanmadan ifade edilebiliyor. Çünkü teknoloji gökten indiyse, faydanın dağılımı da kaderdir. Hangi hayatı değiştiren teknoloji bugüne dek herkese eşit dağıldı? Belgesel bu soruyu bir dipnot olarak bile sormuyor, çünkü o soru, kurduğu bütün o “apocaloptimist” anlatısını çökertir.

Mesele yapay zekâyı savunmak ya da lanetlemek değil; onu üreten toplumsal ilişkileri geri kadraja sokmaktır. Uzaydan gelen bir teknoloji yoktur. Belirli şirketlerin, belirli sermayenin, belirli kararların ürünü olan bir teknoloji var. Yapay zekayı dünyaya hızla yaklaşan dev bir göktaşı gibi anlatmak, yapay zekanın bugünkü tehlikeli gelişiminden sorumlu olanları gözden uzak tutuyor. Apocaloptimism bir tavır değil; sorumluların adını koymaktan kaçınmanın sinsi bir yolu.

Yorum Yapın...

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.