Kristoffer Borgli’nin üçüncü uzun metrajı The Drama, bir Amerikan düğünü haftasının o tanıdık neşesiyle tipik bir romantik komedi gibi açılıyor: Ancak yakın arkadaşlarla düğün menüsü tadımı sırasında, fazla içilmiş şarap ve eğlenmek için ortaya atılan zararsız bir oyun, “hayatta yaptığın en kötü şey neydi?” ile film yön değiştiriyor. Arkadaşların cevapları küçük günah çıkarmalar düzeyinde kalırken, Emma’nın (Zendaya) itirafı ortamı birden değiştiriyor. Ne söylediğini burada yazmayacağım; çünkü filmin en büyük kozu, o cümlenin seyirciye ilk kez çarptığı an. Ama şunu söyleyebilirim: Borgli, sinemanın kolay kolay sormadığı bir soruyu ortaya bırakıyor. Bugünkü hâliyle sevdiğimiz biri, geçmişte yaptığı kabul edilemez bir şey yüzünden affedilebilir mi? Sevginin koşulsuzluğu iddiası, gerçekten sınandığında ne kadar dayanır?

Soru büyük. Sorun, filmin bu soruyla ne yapacağını bilememesinde.
Sick of Myself ve Dream Scenario‘dan tanıdığımız yöntem burada da işliyor: rahat bir sosyal ortam kur, içine tahammül edilemez bir bilgi bırak, sonra karakterlerin nasıl çözüldüğünü izle. İlk yarıda bu yöntem neredeyse kusursuz çalışıyor. Komedinin utanca dönüştüğü o eşik neredeyse mükemmel yakalanmış. Arkadaşların “anlayışlı” tepkilerindeki gizli sızlanma, düğün öncesi telaşın altına sinen paranoya, herkesin kendi itibarını kurtarma telaşı… Borgli sosyal ilişkilerin içinde saklı gerilimi çok iyi yansıtıyor.
Ama film ilerledikçe rahatsızlık derinleşmiyor, yalnızca absürdleşiyor. Her yeni sahne bir öncekinin üstüne bir kışkırtma daha koyuyor ve hiçbiri bir düşünceye bağlanmıyor. Yönetmen Borgli taraf tutmamayı olgunluk sanıyor; oysa Charlie’yi (Robert Pattinson) neredeyse hiç kazımayarak farkında olmadan tarafını belli ediyor. . Emma sanık sandalyesinde otururken, bencilliği yavaşça açığa çıkan Charlie’nin geçmişi hiç sorgulanmıyor. Hipokrizi üzerine kurulmuş bir filmin, karakterlerinden birini eleştirinin dışında bırakması küçük bir kusur değil.

Filmi ayakta tutan şey oyunculuk. Özellikle Zendaya. Euphoria ve Challengers‘taki yüksek perdeden oyunculuğundan bilinçli biçimde iniyor; rolünün ağırlığını konuşmaya değil dinlemeye yıkıyor. Omuz duruşuyla, yüzünden geçen ifadelerdeki netlik, sessizliğin bilgi taşıyabildiği bir performans kuruyor ve incelikten yoksun bir senaryonun açıklarını büyük ölçüde kapatıyor. Pattinson ise kariyerinde artık ustalaştığı figürü, kendini iyi biri sanan kaçıngan erkeği, nefis bir sinir bozuculukla oynuyor; ama metin ona derinleşecek zemin bırakmıyor. Alana Haim’in canlandırdığı arkadaş karakterinin dostluktan düşmanlığa geçişi ise filmin en isabetli sosyal gözlemi.
Arseni Khachaturan’ın görüntüleri düğün hazırlığının yüzeyini bilerek fazla steril tutuyor: herşey müğkemmel görünmeli ki rahatsız edici unsur daha çok öne çıksın. Ses tasarımı ilk yarıda cesur bir fikri izliyor; konuşmaları üst üste bindirip Emma’nın işitme engeliyle Charlie’nin netliği arasında gidip gelerek kimin kafasında olduğumuzdan emin olmamızı engelliyor. Kurgu ise filmin asıl sıkıntılı tarafı. Geçmişe ve düşsel alana açılan sıçramalar ne karakteri açıyor ne anlatıyı ilerletiyor; yetişkin Charlie ile ergen Emma’yı aynı karede birleştiren sekanslar anlatıya pek bir şey katmazken, olmasa da olurmuş dedirtiyor. Daniel Pemberton’ın müziği de ironiyi fazla erken açık ediyor, birkaç yerde tonu kurmak yerine bize nasıl hissedeceğimizi söylüyor.

The Drama, kurduğu bombayı patlatmaya kıyamayan bir film. Yine de fitili kurma biçimi öyle sağlam ki, salondan çıkarken tartışmamak mümkün değil. Filmden konfor değil kafa karışıklı ile çıkmayı seven, “peki haklı olan kimdi?” kavgasına girmeye istekli seyirci için değerli bir 105 dakika. Duygusal olarak yatıştırılmak isteyen içinse tamamen yanlış bir film.
7/10