İçeriğe geç
Anasayfa » BLOG » Sinema 90’lar: 1993 Yılının En İyi 25 Filmi

Sinema 90’lar: 1993 Yılının En İyi 25 Filmi

1993’te Soğuk Savaş yeni bitmişti. İki kutuplu dünya çözülmüş, yerine ne geleceği henüz belli değildi. Bosna’ katliamlar yapışıyordu. Oslo’da barış masasına oturuluyordu. İnternet bir avuç akademisyenin laboratuvarından çıkıp sokağa inmeye hazırlanıyordu. Dünya, kendini yeniden tarif etmeye çalışıyordu ama hangi kelimelerle, henüz bilmiyordu. Sinema bu belirsizliği sezdi.

1993 yılında perdede yansıyan filmler, zafer anlatılarından değil sorulardan besleniyordu. Kim olduğumuz, neye inandığımız, hangi maskelerin ardına saklandığımız soruları. Schindler’in Listesi tarihin ağırlığını taşırken, Üç Renk: Mavi bireyin kendi içindeki yıkımını işliyordu. Falling Down sistemin kıyısına itilmiş bir adamı anlatırken, Elveda Cariyem yarım asırlık bir tarihin insanı nasıl öğüttüğünü gösteriyordu. Hepsi farklı dillerde, farklı kıtalarda ama kaygılar ortaklaşıyordu.

90’ların sinemada altın çağı olduğu iddiamı yineliyorum. Daha önce 1990, 1991 ve 1992 yılının en iyi 25 filmini listelemiştim. Bu listenin iddiası biraz daha mütevazı: 1993, o altın çağın en yoğun, en çoğul ve belki de en dürüst yıllarından biriydi.

25.M. BUTTERFLY

Sinema dünyasının en aykırı ve vizyoner yönetmenlerinden David Cronenberg’in, bedensel mutasyonlardan zihinsel dehlizlere direksiyon kırdığı o en şaşırtıcı ve hüzünlü yapıtı M. Butterfly, maskelerin, arzuların ve Doğu ile Batı arasındaki o devasa algı uçurumunun hikayesi.

M. Butterfly, 1960’ların Pekin’inde geçen, yaşanmış bir casusluk hikayesinden uyarlanan sarsıcı bir dram. Fransız diplomat René Gallimard, Pekin’e atandıktan sonra bir opera binasında Giacomo Puccini’nin Madama Butterfly eserini seslendiren büyüleyici opera sanatçısı Song Liling’e umutsuzca aşık olur. Gallimard için Song, Batılı bir erkeğin hayalindeki “ideal, itaatkar ve kırılgan Doğulu kadın” imgesinin vücut bulmuş halidir. Ancak bu tutkulu aşk, yirmi yıla yayılan bir aldatmacanın, siyasi casusluğun ve derin bir kimlik krizinin gölgesinde yaşanır. Jeremy Irons ve John Lone’un başrollerini paylaştığı film, izleyiciyi “bir insan, sevdiği kişinin aslında kim olduğunu görmeyi nasıl bu kadar reddedebilir?” sorusuyla baş başa bırakıyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

24. DÜĞÜN YEMEĞİ (THE WEDDING BANQUET)

Düğün Yemeği, aile, kimlik ve dürüstlük üzerine sinema tarihinin en zarif dram-komedilerinden biri.

Düğün Yemeği, Manhattan’da yaşayan emlakçı Wai-Tung’un (Winston Chao) yaşadığı trajikomik çıkmazı konu alıyor. Wai-Tung, Amerikalı sevgilisi Simon (Mitchell Lichtenstein) ile mutlu bir birliktelik sürdürmektedir; ancak Tayvan’daki geleneksel ailesi, onun hala bekar olduğunu sanmakta ve torun sahibi olma arzusuyla ona sürekli uygun eş adayları önermektedir. Bu baskıdan kurtulmak için Simon’ın önerisiyle bir “anlaşmalı evlilik” planı yaparlar: Wai-Tung, vize sorunu yaşayan fakir sanatçı Wei-Wei (May Chin) ile kağıt üzerinde evlenecektir. Ancak Wai-Tung’un anne ve babası bu haberi alınca sürpriz bir şekilde New York’a gelirler. Basit bir nikah töreni olarak planlanan bu yalan, devasa bir geleneksel Çin düğün yemeğine dönüşünce, sırlar ve duygular masanın ortasına saçılmaya başlar.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

23. GENÇ VE HEYECANLI (DAZED AND CONFUSED)

Dazed and Confused, sadece bir gençlik filmi değil; bir dönemin ruhunu, kokusunu ve sesini hapseden bir zaman kapsülü.

Dazed and Confused, 1976 yılının Mayıs ayında, Teksas’taki bir lisenin son gününde ve o günü takip eden uzun gecede geçiyor. Film, belirli bir dramatik yapıdan ziyade, bir grup gencin okulun bitişini kutlama maceralarına odaklanıyor. Yeni mezun olacak son sınıf öğrencileri, okula yeni başlayacak olan “çaylakları” kovalamakla meşgulken; herkesin tek bir amacı vardır: Gece yapılacak büyük partide yerini almak. Futbol yıldızı olmaya aday Pink’in (Jason London) antrenörüne verdiği “eğlenmeme” sözü ile kendi özgürlüğü arasındaki sıkışmışlığı, Wooderson’ın (Matthew McConaughey) bitmek bilmeyen gençlik hevesi ve ergenliğin eşiğindeki gençlerin hayata atılma sancıları, bir gecelik bir serüvende birleşiyor. Film, karakterlerin sadece “takıldığı”, konuştuğu ve büyüdüğü o uçucu anların peşine düşüyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

22. RED ROCK KASABASI (RED ROCK WEST)

John Dahl’ın yönettiği Red Rock West, sinemaseverlerin genellikle sonradan keşfettiği ama izleyince hayran kaldığı, zekice kurgulanmış bir “kara film” örneği.

İş arayışındaki eski deniz piyadesi Michael Williams (Nicolas Cage), cebindeki son beş dolarla Wyoming’in ıssız kasabası Red Rock’a varır. Kasabanın bar sahibi Wayne (J.T. Walsh), Michael’ı daha önce kiraladığı kiralık katil Lyle (Dennis Hopper) sanınca işler geri dönülemez bir yola girer. Wayne, Michael’dan sadakatsiz karısı Suzanne’i (Lara Flynn Boyle) öldürmesini ister. Michael parayı alıp kaçmayı planlasa da, Suzanne’in karşı teklifi ve gerçek katilin kasabaya gelişiyle bir ihanet ve cinayet sarmalının tam ortasında kalır. Yolunu kaybetmiş bir adamın, hayatta kalmak için attığı her adımın onu daha büyük bir belaya sürüklediği bu film, klasik kara film (film noir) ögelerini modern bir western atmosferiyle harmanlıyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

21. ÇIPLAK (NAKED)

Mike Leigh’in o hırçın, entelektüel ve rahatsız edici başyapıtı Naked (Çıplak), sinema tarihinin en unutulmaz “anti-kahramanlarından” birini tanıtırken, bizi 90’lar İngiltere’sinin gri sokaklarında varoluşçu bir kabusa davet ediyor.

Johnny (David Thewlis), Manchester’da karıştığı bir şiddet olayının ardından apar topar Londra’ya kaçar. Burada eski sevgilisi Louise’in yanına sığınır ancak huzur bulmak niyetinde değildir. Johnny, keskin zekası, durdurulamaz konuşma yetisi ve nihilist felsefesiyle Londra sokaklarını bir uçtan bir uca arşınlar. Gece boyunca karşısına çıkan yabancılara kıyamet teorilerinden, teknolojik yozlaşmadan ve insanlığın beyhudeliğinden bahseden bu modern zaman peygamberi (ya da meczubu), aslında derin bir yalnızlık ve öfke içindedir. Mike Leigh’in yönettiği bu filmde, David Thewlis’e Lesley Sharp ve Katrin Cartlidge eşlik ederken, izleyici Johnny’nin kelimelerle ördüğü o karanlık labirentin içine hapsolur.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

20. SONUN BAŞLANGICI (FALLING DOWN)

Falling Down, beyaz yakalı bir adamın medeniyetle olan bağlarını kopardığı bir günün hikayesi.

Falling Down, Los Angeles’ın kavurucu sıcağında, trafik sıkışıklığının tam ortasında cinnet getiren William Foster’ın (Michael Douglas) hikayesini konu alıyor. İşinden kovulmuş, eşinden boşanmış ve kızının doğum gününe yetişmeye çalışan bu “sıradan” adam, aniden arabasını trafiğin ortasında bırakıp evine doğru yürümeye başlar. Ancak bu basit yürüyüş, karşılaştığı her türlü toplumsal aksaklık, saygısızlık ve ekonomik adaletsizliğe karşı şiddetli bir tepkiye dönüşür. Bir yanda Foster’ın şehri bir uçtan bir uca kat ederken bıraktığı yıkım izi, diğer yanda emekliliğine saatler kalmış olan dedektif Prendergast’ın (Robert Duvall) onu durdurma çabası anlatılır. Film, bir adamın kişisel çöküşünün, toplumsal bir patlamaya nasıl dönüştüğünü çarpıcı bir dille sergiliyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

19. GÜNAHA DAVET (A BRONX TALE)

Robert De Niro’nun ilk yönetmenlik denemesi olan A Bronx Tale, sadece bir “mafya filmi” olmanın ötesinde, büyüme sancıları ve seçimler üzerine kurulu incelikli, otantik bir hikaye.

A Bronx Tale, 1960’larda New York’un Bronx mahallesinde büyüyen Calogero (Francis Capra/Lillo Brancato) isimli bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Küçük bir çocukken mahallenin karizmatik mafya babası Sonny’nin (Chazz Palminteri) işlediği bir cinayete tanık olan Calogero, polise konuşmayarak Sonny’nin güvenini kazanır. Ancak bu durum, dürüst bir otobüs şoförü olan babası Lorenzo (Robert De Niro) ile Sonny arasında sessiz bir savaş başlatır. Calogero büyüdükçe, babasının alın teriyle kazanılan onurlu yaşamı ile Sonny’nin sunduğu güç ve zenginlik dolu dünya arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Film, bir yandan İtalyan-Amerikan mahalle kültürünü yansıtırken, diğer yandan ırksal gerilimlerin ve sadakatin sınırlarını keşfeden duygusal bir yolculuk sunuyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

18. AMERİKAN RÜYASI (ARIZONA DREAM)

Arizona Dream, sinema tarihinde bir Avrupa yönetmenin Amerikan Rüyası hakkındaki en sıra dışı yorumlardan biridir. Emir Kusturica, Balkanlar’ın o kaotik ve enerjik sinema dilini, Amerika’nın uçsuz bucaksız bozkırlarına ve “başarı” fetişizmine entegre ederken ortaya gerçeküstü bir başyapıt çıkarıyor.

Arizona Dream, New York’ta balık sayımı yapan genç ve hayalperest Axel’ın, amcası Leo’nun Cadillac bayisindeki düğününe katılmak üzere zorla Arizona’ya götürülmesiyle başlar. Ancak Axel için bu yolculuk, sadece bir aile görevi değil, gerçekliğin sınırlarını zorlayan bir rüyalar alemine giriş biletidir. Arizona’da, uçma hayalleri kuran eksantrik dul Elaine ve onun intihara meyilli, melankolik kızı Grace ile tanışınca hayatı öngörülemez bir rotaya girer. Emir Kusturica’nın yönetmenliğinde, Johnny Depp’in melankolik Axel’ı, Jerry Lewis’in eski toprak Amca Leo’yu ve Faye Dunaway’in tutkulu Elaine’i canlandırdığı film; aşkı, ölümü ve insanın en absürt hayallerini bir araya getiriyor. Balıkların gökyüzünde uçtuğu, uçakların yerle bir olduğu bu hikayede, her karakter kendi kişisel “Amerikan Rüyası”nın peşinde sürükleniyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

17. MASUMİYET ÇAĞI (AGE OF INNOCENCE)

Martin Scorsese’nin kariyerindeki en zarif, en “sessiz” ama içten içe en gürültülü başyapıt. Genelde sokakların sertliğini anlatan Scorsese, Age of Innocence ile 1870’lerin New York sosyetesinin o ipek eldivenli, acımasız dünyasına sızıyor.

1870’lerin New York’unda, yüksek sosyetenin katı kuralları ve gelenekleri içinde geçen bu hikaye, saygın avukat Newland Archer’ın trajik aşk üçgenini konu alıyor. Newland, toplumun onayladığı, nazik ve kusursuz genç kız May Welland ile nişanlıdır. Ancak May’in kuzeni Kontes Ellen Olenska, Avrupa’daki mutsuz evliliğinden kaçıp skandallarla dolu bir geçmişle New York’a dönünce Newland’ın dünyası sarsılır. Ellen, özgür ruhuyla Newland’ı büyüleyerek ona içinde hapsolduğu yapay dünyayı sorgulatır. Scorsese’nin Edith Wharton’ın Pulitzer ödüllü romanından uyarladığı bu filmde; Daniel Day-Lewis (Newland), Michelle Pfeiffer (Ellen) ve Winona Ryder (May) duyguların bastırıldığı ama arzunun her bakışta patladığı muazzam bir performans sergiliyorlar.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

16. MÜTHİŞ DADI MÜTHİŞ BABA (MRS. DOUBTFIRE)

Mrs. Doubtfire. sinemanın en dokunaklı, en komik ve en “yaratıcı” babalarından biri, Robin Williams’ın dehasıyla ölümsüzleşen unutulmaz bir karakter.

Daniel Hillard, çocuklarına son derece düşkün ama sorumsuzluğu yüzünden evliliği iflasın eşiğine gelmiş, işsiz bir seslendirme sanatçısıdır. Eşi Miranda boşanma davası açıp çocukların velayetini alınca, Daniel çocuklarını sadece haftada bir gün görebilme gerçeğiyle yüzleşir. Onlardan uzak kalmaya dayanamayan Daniel, Miranda’nın bir bakıcı aradığını öğrenince yeteneğini konuşturur. Kusursuz bir makyaj, peruk ve “İskoç” aksanıyla 60 yaşındaki disiplinli ama sevgi dolu bir dadıya, yani Bayan Doubtfire’a dönüşür. Kendi evine bakıcı olarak sızan Daniel’ın bu tehlikeli oyunu, hem kendini keşfetmesini hem de aile bağlarının ne kadar kıymetli olduğunu anlamasını sağlar. Ancak bu çifte hayatı sürdürmek, sandığından çok daha zordur ve kahkaha dolu bir maceraya dönüşür.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

15. SOSYETEDEN İNSAN MANZARALARI (SHORT CUTS)

Raymond Carver’ın kısa öykülerinden beslenen Short Cuts, sinemada “kesişen hayatlar” (hyperlink cinema) ekolünün önemli örneklerinden biri.

Short Cuts, Raymond Carver’ın dokuz kısa öyküsü ve bir şiirinden yola çıkarak, Los Angeles’ta yaşayan 22 ana karakterin birbirine dolanan, bazen sadece teğet geçen ama hep aynı gökyüzü altında yaşanan hayatlarını konu alıyor. Filmde belirli bir ana karakter yok; bunun yerine sadakatsiz kocalar, yas tutan ebeveynler, tesadüfi cinayetler, gizli sırlar ve günlük yaşamın absürt sıradanlığı var. Yönetmen Robert Altman, karakterleri bir helikopterin şehri ilaçlaması ya da ansızın gelen bir deprem gibi ortak olaylarla birbirine bağlarken, aslında büyük şehrin yarattığı o derin yabancılaşmayı ve tesadüflerin gücünü anlatıyor. Julianne Moore’dan Jack Lemmon’a kadar uzanan dev kadro, insanlık hallerinin en çıplak ve savunmasız anlarını perdeye taşıyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

14. CARLITO’NUN YOLU (CARLITO’S WAY)

Carlito’s Way, suç dünyasının parıltılı ama karanlık sokaklarında geçen hüzünlü bir “vazgeçiş” öyküsü.

Carlito’s Way, beş yıllık hapis hayatının ardından avukatı David Kleinfeld’in (Sean Penn) yardımıyla erkenden özgürlüğüne kavuşan Carlito Brigante’nin (Al Pacino) hikayesini anlatıyor. Carlito, artık eski kirli dünyasından ve uyuşturucu ticaretinden tamamen uzaklaşmak, Bahamalar’da dürüst bir iş kurmak istemektedir. Ancak “sokaklar” onun bu emeklilik planına pek sıcak bakmaz. Eski dostluklar, ödenmemiş borçlar ve yükselmekte olan hırslı genç gangsterlerin yarattığı kaos, Carlito’yu adım adım geri çeker. Bir yanda eski aşkı Gail (Penelope Ann Miller) ile kurmak istediği yeni hayat, diğer yanda sadakat borcu hissettiği avukatının başını soktuğu bela arasında kalan Carlito, kaderinden kaçmanın ne kadar zor olduğunu acı bir şekilde öğrenir.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

13. GÜNDEN KALANLAR (REMAINS OF THE DAY)

Sükunetin, bastırılmış duyguların ve “keşke”lerin zarifçe işlendiği Günden Kalanlar (The Remains of the Day), filmine geçiyoruz. Kazuo Ishiguro’nun Booker ödüllü romanından uyarlanmış.

İkinci Dünya Savaşı öncesinin fırtınalı Avrupa atmosferinde, Darlington Malikanesi’nin baş uşağı James Stevens (Anthony Hopkins), hayatını “görev ve sadakat” kavramları üzerine inşa etmiş bir adamdır. Stevens için profesyonellik, her türlü insani duygunun ve kişisel fikrin üzerindedir. Ancak malikaneye yeni gelen dirayetli kahya Bayan Kenton (Emma Thompson) ile aralarında gelişen örtük bağ, Stevens’ın bu aşılmaz duvarlarını sarsmaya başlar. Yıllar sonra, artık yaşlanmış olan Stevens, geçmişe dönüp bakarken hem kaybettiği aşkı hem de sadakatle hizmet ettiği efendisi Lord Darlington’ın Nazi sempatizanlığına göz yumarak yaptığı trajik hatayı sorgulamak zorunda kalacaktır. James Ivory’nin yönettiği film, bir adamın “mükemmel hizmet” uğruna kendi hayatını nasıl ıskaladığının hüzünlü bir portresidir.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

12. GILBERT GRAPE’İ NE YiYOR? (WHAT IS EATING GILBERT GRAPE)

Genç Johnny Depp ve henüz çocuk yaştaki Leonardo DiCaprio’nun devleştiği, hüzünlü ama umut dolu bir kasaba hikayesi: What’s Eating Gilbert Grape

What’s Eating Gilbert Grape, monoton bir hayatın içine hapsolmuş genç Gilbert Grape’in (Johnny Depp) omuzlarındaki ağır sorumluluklarla mücadelesini konu alıyor. Gilbert, babasının ölümünden sonra yerinden kalkamayacak kadar obez olan annesi Bonnie ve zihinsel engelli kardeşi Arnie’nin (Leonardo DiCaprio) tüm bakımını üstlenmiştir. Kasabanın sıkışmışlığı içinde kendi hayallerini unutan Gilbert için hayat, sadece ailesini ayakta tutmaktan ibarettir. Ancak kasabaya yolu düşen özgür ruhlu Becky (Juliette Lewis) ile tanışması, Gilbert’ın kendi iç dünyasını ve “gerçekte ne istediğini” sorgulamasına neden olur. Yönetmen Lasse Hallström, bir ailenin trajik ama bir o kadar da sevgi dolu bağlarını, hiçbir karakteri yargılamadan izleyiciye sunuyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

11. PHILADELPHIA

90’lı yılların en sarsıcı yapımlarından biri olan Philadelphia, sadece bir mahkeme salonu draması değil, toplumsal ön yargıların perdeye yansıdığı bir ayna.

Philadelphia, başarılı bir avukat olan Andrew Beckett’ın (Tom Hanks), hem mesleki itibarını hem de yaşam hakkını savunma mücadelesini odağına alıyor. Andrew, HIV virüsü taşıdığı ve eşcinsel olduğu için çalıştığı prestijli hukuk bürosundan haksız yere kovulur. Bu haksızlığa karşı hukuk savaşı başlatmaya karar verdiğinde, karşısında duran tek engel eski patronları değildir; aynı zamanda toplumun derinlerine işlemiş korku ve nefretle de yüzleşmek zorundadır. Ona bu yolda, başlangıçta kendi ön yargılarıyla boğuşan ancak zamanla adaletin tarafında duran avukat Joe Miller (Denzel Washington) eşlik eder. Yönetmen Jonathan Demme, bu hassas konuyu izleyiciyi ajite etmeden, büyük bir ustalıkla ve insani bir yerden anlatıyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

10.PİYANO (THE PIANO)

Yeni Zelanda’nın balçıklı kıyılarına, sisli ormanlar içinde, müziğin sessiz bir kadının tek dili haline geldiği bir ortam, The Piano, sinema tarihinin en güçlü görsel şiirlerinden biri.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında, dilsiz bir kadın olan Ada McGrath, küçük kızı Flora ile birlikte hiç tanımadığı bir adamla evlenmek üzere İskoçya’dan Yeni Zelanda’nın vahşi doğasına gönderilir. Ada’nın dünyaya açılan tek penceresi, yanından hiç ayırmadığı piyanosudur. Ancak yeni eşi Stewart, piyanoyu kumsalda terk ederek Ada’nın ruhunu adeta hapseder. Piyanoyu kumsaldan kurtaran ise, yerel halkla iç içe yaşayan ve Ada’ya karşı derin bir ilgi duyan George Baines olur. Baines, Ada’ya piyanoyu geri alabilmesi için alışılmadık ve giderek tutkulu bir hale dönüşen bir anlaşma teklif eder: Ada, piyanosunun her tuşu için ona piyano çalacak ve bazı “yakınlıklara” izin verecektir. Holly Hunter, Harvey Keitel ve Anna Paquin’in başrollerini paylaştığı film, sessizliğin içinde kopan devasa fırtınaları konu alıyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

9. KAÇAK (THE FUGITIVE)

The Fugitive Harrison Ford’un çaresizliği ile Tommy Lee Jones’un tavizsiz takibinin birleştiği, adrenalin dolu, ayakları yere sağlam basan bir polisiye-gerilim.

Chicago’nun saygın cerrahlarından Dr. Richard Kimble (Harrison Ford), bir akşam eve döndüğünde eşini vahşice katledilmiş halde bulur. Olay yerindeki boğuşma ve “tek kollu bir adam” iddiası polis tarafından inandırıcı bulunmayınca, Kimble haksız yere cinayetten idama mahkûm edilir. Ancak infaz yolunda yaşanan korkunç bir tren kazası, ona masumiyetini kanıtlaması için beklenmedik bir fırsat sunar. Kimble, bir yandan gerçek katilin izini sürerken, diğer yandan peşine düşen inatçı ve son derece profesyonel bir polis olan Samuel Gerard (Tommy Lee Jones) ve ekibinden kaçmak zorundadır. Andrew Davis’in yönettiği film, sadece bir kaçış hikâyesi değil, aynı zamanda sistem içindeki yozlaşmayı da sorgulayan zamansız bir kovalamacadır.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

8. ÇILGIN ROMANTİK (TRUE ROMANCE)

Parçalı hikaye akışı, sıra dışı karakterleri ve popüler kültüre referanslarla dolu hikayesiyle True Romance 90’ların kült filmlerinden biri.

Tony Scott’un yönetmenliğini yaptığı, Çılgın Romantik (True Romance), Clarence Worley (Christian Slater) ve Alabama Whitman (Patricia Arquette) arasındaki aşkı ve yaşadıkları heyecan dolu maceraları konu alıyor. İkilinin yolu, Clarence’in doğum gününde bir sinema salonunda kesişir. Alabama, aslında bir tele kızdır, Clarence’e gerçek kimliğini açıklar ve ikili arasında yoğun bir aşk başlar. Clarence, Alabama’nın patronu ve fuhuş çetesinin lideri Drexl Spivey (Gary Oldman) ile yüzleşmeye karar verir. Bu yüzleşme şiddet dolu bir çatışmaya dönüşür. Clarence, Drexl’in ofisinden Alabama’nın eşyalarının olduğunu sandığı bir çanta ile kaçar. Çantanın içinden uyuşturucu çıkınca, polis ve mafya çiftin peşine düşer.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

7. SCHINDLER’İN LİSTESİ (SCHINDLER’S LIST)

Schindler’s List, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Polonya’da geçen gerçek bir kurtuluş öyküsünü anlatıyor. Alman iş adamı Oskar Schindler, başlangıçta savaşın getirdiği kaosu sadece zenginleşmek için bir fırsat olarak gören, kâr hırsıyla yanıp tutuşan bir fırsatçıdır. Ancak Nazi partisinin Yahudi halkına uyguladığı sistematik soykırıma ve toplama kamplarındaki vahşete tanıklık ettikçe, vicdanı hırsının önüne geçer.

Schindler’s List, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Polonya’da geçen gerçek bir kurtuluş öyküsünü anlatıyor. Alman iş adamı Oskar Schindler, başlangıçta savaşın getirdiği kaosu sadece zenginleşmek için bir fırsat olarak gören, kâr hırsıyla yanıp tutuşan bir fırsatçıdır. Ancak Nazi partisinin Yahudi halkına uyguladığı sistematik soykırıma ve toplama kamplarındaki vahşete tanıklık ettikçe, vicdanı hırsının önüne geçer. Fabrikasını bir sığınak haline getiren Schindler, tüm servetini Nazi yetkililerine rüşvet vererek yaklaşık 1100 Yahudi’yi kendi listesine dahil etmek ve onları gaz odalarından kurtarmak için harcar. Steven Spielberg’ün yönettiği filmde Liam Neeson (Schindler), Ben Kingsley (Itzhak Stern) ve Ralph Fiennes (Amon Göth) unutulmaz performanslar sergiliyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

6. NINJA SCROLL (Jûbê ninpûchô)

Ninja Scroll sadece bir animasyon filmi değil aynı zamanda bir sinema başyapıtı. Film, animasyon tarihinde çok önemli bir yere sahip ve anime sevenler ve aksiyon, heyecan dolu bir film izlemek isteyenlerin kaçırmaması gereken bir klasik

Ninja Scroll, Japonya’nın Edo döneminde, ronin Jubei Kibagami’nin hikayesini anlatan bir anime (Japon animasyon filmi). Jubei’nin yolu, bir ninja köyünü yok eden gizemli bir hastalığı araştırmakla görevlendirilen bir kunoichi olan, Kagero ile kesişir. İkili, bu hastalığın ardında, Yedi Şeytan Ninja’nın lideri olan Gemma Himuro’nun olduğunu keşfeder. Jubei ve Kagero, Gemma’yı durdurmak ve kötücül planlarını bozmak için bir araya gelirler.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

5. ÜÇ RENK: MAVİ (TROIS COULEUR: BLUE)

Polonyalı usta Krzysztof Kieślowski’nin “Üç Renk” üçlemesinin ilk ve belki de en dokunaklı filmi, Üç Renk: Mavi, “özgürlüğü” politik değil, tam anlamıyla duygusal ve varoluşsal bir yerden sorguluyor.

Julie, bir trafik kazasında ünlü bir besteci olan eşini ve küçük kızını kaybeder. Hayatta kalan tek kişi olarak, bu devasa trajedinin ardından geçmişine dair her şeyi; evini, eşyalarımızı ve hatta eşinin bitmemiş bestelerini yok ederek her şeye sıfırdan başlamaya karar verir. Onun için “özgürlük”, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye bağlı olmamak, anılarından ve duygularından tamamen arınmaktır. Ancak hayat, o meşhur “mavi” tonların arasından sızan tesadüflerle Julie’yi yeniden kuşatır. Eşinin sakladığı sırlar ve bitmemiş bir senfoninin yarım kalan notaları, Julie’yi kaçmaya çalıştığı dünyayla ve en önemlisi kendi kederiyle yüzleşmeye zorlar. Juliette Binoche’un kelimelere dökülmeyen acıyı bakışlarıyla anlattığı film, yas sürecinin ve ruhsal kurtuluşun şiirsel bir portresidir.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

4. BABAM İÇİN (IN THE NAME OF THE FATHER)

Gerçek bir hukuk skandalını ve sarsıcı bir baba-oğul ilişkisini anlatan In the Name of the Father, sinema tarihinin en güçlü “direniş” öykülerinden biri.

Film, 1974 yılında Londra’da bir bar bombalamasıyla suçlanan ve “Guildford Dörtlüsü” olarak bilinen gençlerin gerçek hikayesine dayanıyor. Kuzey İrlandalı genç Gerry Conlon, siyasetle hiçbir ilgisi olmayan, kendi halinde bir hırsız ve serseridir. Ancak İngiliz polisi, üzerlerindeki kamuoyu baskısını azaltmak için Gerry ve arkadaşlarını günah keçisi ilan eder. İşkence altında zorla imzalatılan itiraflar sonucunda Gerry, hiçbir suçu olmamasına rağmen müebbet hapse mahkum edilir. İşin en acı tarafı ise, onunla birlikte masum babası Giuseppe Conlon’un da hapse atılmasıdır. 15 yıl sürecek olan bu büyük hukuk mücadelesi, sadece bir özgürlük arayışı değil, aynı zamanda birbirini hiç anlamayan bir baba ile oğlun demir parmaklıklar ardındaki duygusal hesaplaşmasıdır.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

3. NOEL KABUSU (THE NIGHTMARE BEFORE CHRISTMAS)

The Nightmare Before Christmas, hem çocukları hem de yetişkinleri, gotik bir rüyaya, animasyon sinemasının kurallarını yeniden yazıldığı büyülü bir dünyaya davet ediyor.

The Nightmare Before Christmas, Cadılar Bayramı Kasabası’nın (Halloween Town) sevgili lideri, “Balkabağı Kralı” Jack Skellington’ın hikayesini anlatıyor. Jack, her yıl aynı korkutucu etkinlikleri düzenlemekten sıkılmış ve hayatında bir boşluk hissetmeye başlamıştır. Bir gün tesadüfen Noel Kasabası’na (Christmas Town) giden bir kapıyı keşfeden Jack, oradaki renkli, neşeli ve sıcak atmosfere hayran kalır. Noel kavramını tamamen yanlış anlayan Jack, kendi kasabasındaki gulyabanileri ve hayaletleri toplayarak bu yılki Noel’i kendilerinin kutlamasına karar verir: Noel Baba’yı kaçıracak ve hediyeleri kendisi dağıtacaktır! Jack’e gizliden gizliye aşık olan bez bebek Sally ise bu planın bir felaketle sonuçlanacağını sezen tek kişidir. Film, en iyi niyetlerin bile bazen nasıl kaosa yol açabileceğini masalsı bir dille işliyor.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

2. BUGÜN ASLINDA DÜNDÜ (GROUNDHOG DAY)

Bugün Aslında Dündü, oldukça basit, katmansız bir senaryoya sahip olmasına rağmen, zaman ve yaşam ile ilgili felsefi bir bakış açısı sunmayı başarıyor.

Bugün Aslında Dündü, hava durumu muhabiri Phil Connors’ın (Bill Murray) yaşadığı sıra dışı bir durumu konu alıyor. Phil, her yıl 2 Şubat’ta Pensilvanya’nın küçük bir kasabası olan Punxsutawney’de gerçekleşen Groundhog Day etkinliklerini haber yapmak üzere görevlendirilir. 2 Şubat günü bir dağ köstebeğinin yer altındaki yuvasından çıkarak baharı müjdelediği gündür. Ancak bu sefer, Phil kendini bir zaman döngüsünde sıkışıp kalmış bulur ve aynı günü tekrar tekrar yaşamaya başlar. Önceleri bu durumu işleri düzeltmek için kullanan Phil, döngü tekrarlandıkça büyük bir umutsuzluğa kapılır. Bu süreçte, Phil’in karakterinde önemli bir dönüşüm gerçekleşir.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

1. ELVEDA CARİYEM (BA WANG BIE JI)

Dünya sinemasının en sarsıcı, en lirik ve görsel olarak en büyüleyici eserlerinden biri olan, Elveda Cariyem (Farewell My Concubine), tarihin tozlu sayfalarında savrulan ruhların, sanatın ve imkansız bir aşkın ağıtıdır.

1920’lerin Pekin’inde başlayan hikâye, Pekin Operası eğitimi alan iki yetim çocuk, Shitou ve Douzi’nin hayat boyu sürecek karmaşık bağını odağına alır. Douzi, kadın rollerinde uzmanlaşarak “Cheng Dieyi” adını alır ve ustalık eseri olan Elveda Cariyem operasında kralına sadık cariyeyi canlandırır. Shitou ise “Duan Xiaolou” adıyla kral rolünde devleşir. Ancak Dieyi için sanat ve gerçeklik arasındaki sınır belirsizleşmiştir; o, Xiaolou’ya sahne dışında da tutkuyla bağlıdır. Çin’in Japon işgalinden Komünist Devrim’e, oradan Kültür Devrimi’nin yıkıcı etkilerine uzanan 50 yıllık çalkantılı tarihinde, bu üçlü arasındaki sadakat, ihanet ve kıskançlık sarmalı trajik bir sona doğru sürüklenir. Leslie Cheung ve Zhang Fengyi’nin devleştiği filmde, Gong Li ise araya giren “gerçek” kadın Juxian rolüyle unutulmaz bir performans sergiler.

Bu film hakkında daha fazla bilgi

Listede yer alan filmler bir araya getirildiğinde ortak bir tema değil, ortak bir ruh hali çıkıyor karşınıza: Toplumun dışına itilmiş olanların, maskelerin ardına saklanmak zorunda kalanların, sistemin çarklarına sıkışmış ya da tarihinin altında kalmış insanların hikayeleri.

Ve hepsinin bir adım gerisinde, o büyük soru: Biz gerçekten kim olduğumuzu bilerek mi yaşıyoruz?
1993, bu soruyu farklı dillerde, farklı kıtalarda, farklı türlerde sormayı başardı. Bu yüzden özeldir.

 1994 Yılının en İyi 25 Filmi seçkisinde görüşmek üzere…


BONUS: 1993 Yılının En İyi 5 Türk Filmi


 5. AMERİKALI 

Şerif Gören’in yönettiği, Türk ve Amerikan kültürlerinin çarpışmasını hem mizahi hem de trajik bir dille anlatan, döneminin çok konuşulan yapımlarından biri, Amerikalı.

Yıllar önce Türkiye’den ayrılıp Amerika’ya giden ve orada büyük bir servet sahibi olan iş insanı Şeref (Şener Şen), köklerine dönme arzusuyla İstanbul’a geri döner. Ancak döndüğünde bıraktığı Türkiye’yi bulamaz; ülke, “küçük Amerika” olma yolunda hızla değişmiş, değer yargıları başkalaşmıştır. Şeref, çocukluk aşkı Melek’i (Lale Mansur) bulmak ve eski mahalle kültürünü yeniden canlandırmak isterken, karşısında mafya babası Hamza (Taner Barlas) ve onun modern dünyadaki uzantılarını bulur. Kovboy şapkası, elinde eksik olmayan tabancası ve Amerikan rüyasıyla harmanlanmış tavırlarıyla Şeref, bu yeni Türkiye’ye ya uyum sağlayacak ya da kendi adaletini arayacaktır. Şener Şen’in oyunculuk dehasıyla hayat bulan film, absürt bir aksiyon-komedi tadında ilerlerken derin bir toplumsal eleştiri sunar.

 Bu film hakkında daha fazla bilgi

 4. ŞAHMARAN

 Zülfü Livaneli’nin bir efsaneyi modern dünya ile buluşturduğu Şahmaran, Anadolu’nun binlerce yıllık mitolojisini, günümüzün sert gerçekliğiyle harmanlıyor.

Eski bir Anadolu efsanesi olan “Yılanların Şahı” Şahmaran, bu filmde hem kadim bir masal hem de kaçınılmaz bir kader olarak karşımıza çıkar. Hikâye, kaçak bir adamın (Mehmet Balkız) bir mağaraya sığınması ve orada efsanevi Şahmaran’ın izlerini sürmesiyle başlar. Bu kaçış, onu Sultan (Türkan Şoray) adında gizemli ve büyüleyici bir kadınla karşılaştırır. Sultan, sanki o kadim efsanenin ete kemiğe bürünmüş halidir. Film, bir yandan bu imkânsız aşkın izini sürerken, diğer yandan insanlığın bitmek bilmeyen ihanet, sadakat ve ölümsüzlük arayışını sorgular. Zülfü Livaneli’nin yönettiği yapımda, Türkan Şoray’ın o ikonik bakışları, Anadolu’nun tozlu yolları ve mağara derinliklerindeki gizemle birleşerek izleyiciyi epik bir yolculuğa çıkarır.

 Bu film hakkında daha fazla bilgi

 3. MAVİ SÜRGÜN

 Halikarnas Balıkçısı olarak tanıdığımız Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın aynı adlı otobiyografik eserinden Erden Kıral tarafından sinemaya uyarlanan Mavi Sürgün, bir sürgün hikâyesinden öte, bir ruhun yeniden doğuşunu anlatır.

1925 yılında, yazdığı bir yazı nedeniyle İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkûm edilen ancak cezası son anda Bodrum’a kalebentliğe (sürgün) çevrilen İstanbullu bir aydının, Cevat Şakir’in (Can Togay) hikâyesidir bu. İstanbul’un aristokratik ve sancılı ortamından koparılan Cevat Şakir, bir jandarma eşliğinde Anadolu’nun içlerinden geçerek henüz keşfedilmemiş, ücra bir balıkçı kasabası olan Bodrum’a getirilir. Başlangıçta bu sürgün bir ceza gibi görünse de, Ege’nin maviliği, toprağın bereketi ve yerel halkın samimiyeti Cevat’ı dönüştürmeye başlar. Film, bir insanın kendi iç dünyasındaki karanlıkla hesaplaşmasını ve doğayla kurduğu bağ sayesinde küllerinden yeniden doğarak “Halikarnas Balıkçısı”na dönüşme sürecini anlatır.

 Bu film hakkında daha fazla bilgi

 2. BERLIN IN BERLIN

Türk sinemasının 90’lı yıllardaki dönüşüm sancılarını ve yurt dışındaki gurbetçi kimliğini en cesur şekilde ele alan yapımlardan biri olan, Berlin in Berlin, hem gişe başarısı hem de yarattığı tartışmalarla önemli bir etki bırakmıştı.

Berlin’de yaşayan mühendis Thomas, bir inşaat alanında fotoğraf çekerken kazara bir Türk işçisinin ölümüne sebep olur. Büyük bir vicdan azabı çeken Thomas, ölen adamın ailesinden özür dilemek ve yardım etmek amacıyla ailenin evine gider. Ancak kendisini bir anda kan davası, gelenekler ve modernite arasında sıkışmış bir “hapis” hayatının içinde bulur. Türk ailenin misafirperverlik geleneği gereği evden kovulamaz, ancak intikam ateşiyle yanıp tutuşan kardeşlerin varlığı nedeniyle evden çıkması da ölüm demektir. Küçük bir Berlin dairesinin içinde geçen bu klostrofobik hikâye, kültür çatışmasını bir oda hapsi üzerinden anlatır. Başrollerde Hülya Avşar, Cem Özer ve Armin Mueller-Stahl gibi güçlü isimler yer alırken, film imkansız bir aşkın ve bitmek bilmeyen bir yasın gölgesinde ilerler.

 Bu film hakkında daha fazla bilgi

 1. GECE MELEK VE BİZİM ÇOCUKLAR

Atıf Yılmaz’ın yönettiği Gece, Melek ve Bizim Çocuklar, Türk sinemasında “ötekinin” sesini en gür ve en estetik şekilde duyuran, cesaretiyle dönemini sarsan bir film.

İstanbul’un kalbi Beyoğlu’nun arka sokaklarında, toplumun “normal” kabul ettiği hayatların çok uzağında bir direniş hikâyesidir bu. Hikâyenin odağında, bu sert dünyaya yeni adım atan, şaşkın ve naif Hakan (Uzay Heparı) ile ona bu sokaklarda hem bir dost hem de bir “ana” gibi kucak açan Melek (Deniz Türkali) vardır. Hakan, bu kaosun içinde Serap (Derya Arbaş) adında genç bir kadınla tutunacak bir dal ararken; Remzi (Kaan Girgin) ve hem Arif hem Fulya olarak iki kimliğiyle var olmaya çalışan (Deniz Atamtürk) gibi karakterlerle bu tekinsiz coğrafyada hayatta kalmaya çalışır. Yıldırım Türker’in kaleme aldığı bu dram, sadece bir kaçış değil, aynı zamanda ait olunmayan bir dünyada kendine yer açma çabasıdır.

 Bu film hakkında daha fazla bilgi

 * Listede olması gerektiğini düşündüğünüz, 1993 yılında gösterime giren filmler varsa, lütfen yorumlarda belirtiniz. 

Yorum Yapın...

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.