Türkiye’de herhangi bir haber kanalını açtığınızda, X’teki “Gündemdekiler” sekmesine baktığınızda veya gergin bir aile yemeğinde masanın ortasına siyaset düştüğünde hissettiğiniz o duygu tanıdık mı? Hani sanki iki farklı gezegenin insanları konuşuyor gibidir. Kelimeler aynıdır ama anlamlar çarpışır.
Yıllardır bize bu çatışmanın sebebinin ideolojiler olduğu söylendi: Sağcılar ve Solcular, Laikler ve Muhafazakarlar, Modernler ve Gelenekçiler… Ancak, belki de teşhisi yanlış koyuyoruzdur. Belki de asıl ayrışma, neyi savunduğumuzla ilgili değil, inandığımız şeyleri nasıl savunduğumuzla ilgilidir.
Harvard Business Review’da yakın zamanda okuduğum bir araştırma, iş dünyasındaki kutuplaşmayı incelerken aslında siyasetin ve sosyal hayatımızın da röntgenini çekiyor. Bu yazıdaki bulgulara göre toplumdaki asıl fay hattı ideolojiler arasında değil; “Ahlaki Mutlakçılık” ile “Ahlaki Görecelik” arasında geçiyor.
Gelin bu teoriyi Türkiye’nin ciğerlerine işleyen kutuplaşma meselesine uyarlayalım.
“Benim Doğrum, Tek Doğrudur” Diyenler
Ahlaki Mutlakçılık (Moral Absolutism), bir fikri sadece bir “tercih” olarak değil, evrensel ve değişmez bir ahlaki zorunluluk olarak görme halidir.
Bir mutlakiyetçi için dünya siyah ve beyazdır. Gri alanlar yoktur. Eğer siz X partisini tutuyorsanız, Y siyasetçisini savunuyorsanız veya Z yaşam tarzını benimsiyorsanız; bu sadece sizin görüşünüz değildir. Bu mutlak hakikattir. Dolayısıyla sizin gibi düşünmeyen herkes sadece “hatalı” değil, aynı zamanda ahlaken “kötü”, “cahil” veya “hain”dir.
Türkiye’de sosyal medyadaki linç kültürünün motoru işte bu zihniyettir. Karşı tarafı dinlemeye gerek yoktur, çünkü “kötülükle” müzakere edilmez, o sadece yok sayılmalıdır. Bu zihniyet yapısında “uzlaşma” kelimesi, “işbirliği” anlamına gelmez; “taviz vermek” veya “döneklik” anlamına gelir.
“Bağlama Göre Değişir” Diyenler
Diğer tarafta ise Ahlaki Görecelik/Esneklik (Moral Relativism) durur. Bu gruptakiler, doğruların duruma, zamana ve bağlama göre değişebileceğini kabul ederler.
Bir “Esnek” için karşıt görüşteki insan, mutlaka yok edilmesi gereken bir düşman değildir; sadece farklı öncelikleri olan biridir. “Şu anki ekonomik şartlarda bu karar mantıklı olabilir” veya “Onun yetiştiği kültüre göre bu davranış normal” diyebilirler.
Sorun şu ki; Türkiye gibi tansiyonun yüksek olduğu iklimlerde, esnekler genellikle sesini çıkaramaz. Çünkü bir “Esnek”, kendi tarafındaki “Mutlakçılar” tarafından yeterince ateşli, yeterince sadık veya yeterince sert olmamakla suçlanır.
İletişimin Koptuğu An
Siyasi ve toplumsal kilitlenmemizin temel sebebi şudur: Farklı fikirlerin çatışması değil, farklı zihniyet yapılarının uyuşmazlığı.
Bir tartışma programı düşünün. Katılımcılardan biri (Mutlakçı), konuyu “vatanın bekası” veya “insanlığın onuru” gibi tartışılmaz ahlaki bir zemine çeker. Diğeri (Esnek/Pragmatist) ise verilerden, istatistiklerden veya o günün şartlarından bahsetmeye çalışır.
Mutlakiyetçi, karşısındakini “ilkesizlikle” suçlar.
Esnek olan ise karşısındakini “bağnazlıkla” suçlar.
Sonuç? Gürültü.
Neden Bu Kadar Yoruluyoruz?
Bu “Mutlakçı” bakış açısı sadece siyasette değil, gündelik hayatımızda da bizi yoruyor. Trafikte yol vermeyen sürücüden, apartman toplantısındaki kavgaya kadar her yerde bu katılığın izleri var. Kendi kurallarımızı “evrensel ahlak yasası” sandığımızda, başkalarının en ufak hatasını “bize yapılmış bir hakaret” olarak algılıyoruz.
Bu durum toplumsal bir “Bilişsel Katılık” (Cognitive Rigidity) yaratıyor. Esnemeyen her şey gibi, toplum da kırılganlaşıyor. Hata yapma lüksümüz kalmıyor, çünkü her hata ahlaki bir çöküş gibi sunuluyor. Özür dilemek imkansızlaşıyor, çünkü özür dilemek bir erdem değil, bir yenilgi sayılıyor.
Çıkış Yolu: Gri Alanları Geri Kazanmak
Peki ne yapacağız?
Çözüm “ilkesiz” olmak değil, ilkelerimizi savunma biçimimizi gözden geçirmektir. HBR’daki makalenin de işaret ettiği gibi, çıkış yolu “merak” kasımızı geliştirmekten geçiyor.
Birisi bizi çileden çıkaran bir şey söylediğinde, zihnimizdeki “Bu insan kötü/cahil!” etiketini yapıştırmadan hemen önce, araya o sihirli soruyu sıkıştırmalıyız:
“Acaba neden böyle düşünüyor? Hangi şartlar, hangi korkular veya hangi tecrübeler onu bu noktaya getirdi?”
Bunu yapmak, karşı tarafa hak vermek demek değil. Bunu yapmak, karşı tarafı “düşman” statüsünden “insan” statüsüne geri getirmek.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey herkesin aynı fikirde olması değildir; bu ne mümkündür ne de sağlıklıdır. İhtiyacımız olan şey, anlaşmazlıklarımızı yönetebilme becerisidir.
Bunu başarmanın yolu da dünyayı “Biz ve Onlar” diye ayıran o keskin bıçağı bir kenara bırakıp; hayatın, siyasetin ve insan ilişkilerinin o muazzam karmaşıklığını, yani gri alanları kucaklamaktan geçer.
Belki de birbirimizi ikna etmeye çalışmayı bırakıp, sadece anlamaya çalışarak işe başlamalıyız. Çünkü anlamak, onaylamak değildir; ama barışmak için ilk şarttır.
