90’lı yılları sinemanın bana göre altın çağı. Hikaye anlatımının derinleştiği, teknolojinin sinema dilini geliştirdiği bu benzersiz dönem; unutulmaz yapımların ve yenilikçi yönetmenlerin vizyonlarıyla hafızalarımıza silinmez izler bıraktı. 90’lar sinemasına dair yolculuğum üçüncü yazısında, bu kez 1992 yılının en beğendiğim filmlerini bir araya getiriyorum. Serinin ilk yazısı 1990, ikincisi ise 1991 yılında gösterime giren filmler arasından bana göre en iyilerini listelemiştim.
Şimdi ise bu muazzam on yılın bir başka zirve noktasına, 1992 yılına geldik. 1992, hem Türk sinemasında cesur ve özgün hikayelerin filizlendiği hem de dünya sinemasında teknik kusursuzluğun estetikle buluştuğu çok özel bir yıldı. Yaratıcı anlatım tekniklerinin sınırları zorladığı bu yıl, sinemaseverler için adeta her hafta zengin bir seçki sunuyordu. İşte, bu yazıda o büyüleyici sinema yılının, 1992’nin, bana göre en iyi 25 filmini bir araya getirdim. 1993 seçkisinde görüşmek üzere.
25.GİTARIM VE SİLAHIM (EL MARIACHI)

Meksika’nın tozlu sokaklarında, tek hayali ataları gibi bir müzisyen (Mariachi) olmak olan genç bir adam (Carlos Gallardo), gitar kılıfıyla kasabaya gelir. Aynı gün, hapishaneden kaçan azılı bir katil olan Azul da kasabaya giriş yapmıştır. Azul’un alametifarikası ise silahlarını bir gitar kılıfında taşımasıdır. Kasabanın uyuşturucu baronu Moco ve adamları, bu iki adamı birbirine karıştırınca bizim barışçıl müzisyenimiz kendini amansız bir hayatta kalma savaşının ortasında bulur. Yanlış anlaşılmalarla örülü bu kanlı kovalamacada, Mariachi sadece hayalleri için değil, canı için de savaşmak zorunda kalacaktır. Robert Rodriguez, bu ilk filminde aksiyon ve mizahı, Meksika’nın sert atmosferiyle harmanlar.
El Mariachi, sinema tarihinde “gerilla film yapımcılığının” kutsal kitabı sayılır. Robert Rodriguez, bu filmi çektiğinde henüz 23 yaşındaydı ve elinde ne profesyonel bir ekip ne de yeterli bir bütçe vardı. Ancak bu imkansızlıklar, filmin en büyük estetik avantajına dönüştü. Hızlı kurgusu, el kamerasıyla yakalanan dinamik açılar ve çiğ ama samimi atmosferi, filme ana akım Hollywood aksiyonlarında asla bulunamayacak bir enerji katar. Rodriguez, kurguyu bizzat yaparak ve her sahneyi tek bir kamera ile çekerek, kısıtlı imkanlardan yüksek bir görsel tempo yaratmayı başarmıştır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
24. BEŞİKTEKİ EL (THE HAND THAT ROCKS THE CRADLE)

Claire Bartel (Annabella Sciorra), hamileyken gittiği jinekolog muayenesinde doktorunun tacizine uğrar ve onu şikayet eder. Bu olayın ardından doktor intihar eder ve hamile karısı Peyton (Rebecca De Mornay), yaşadığı şok nedeniyle hem bebeğini hem de mal varlığını kaybeder. Her şeyini yitiren Peyton, hayatını mahvettiğine inandığı Claire’den intikam almak için korkunç bir plan yapar. Claire’in bebeği dünyaya geldiğinde, kendini kusursuz bir dadı olarak tanıtarak eve sızar. Peyton, bir yandan ailenin güvenini kazanırken diğer yandan Claire’in psikolojisini bozup çocuklarıyla arasındaki bağı koparmaya ve kadının yerini almaya başlar. Film, annelik içgüdüsü ile saf kötülüğün karşı karşıya geldiği, gerilimi her saniye tırmanan bir kedi-fare oyunudur.
The Hand That Rocks the Cradle, seyirciyi en temel korkularından biriyle yüzleştirmeyi başarır: “Çocuğumu emanet ettiğim kişi aslında kim?” Curtis Hanson, bu psikolojik gerilimi yönetirken büyük efektlere başvurmak yerine atmosferik bir huzursuzluk yaratır. Filmin en büyük gücü, hiç kuşkusuz Rebecca De Mornay’in performansıdır. Peyton karakterini canlandırırken sergilediği o ürkütücü derecede soğukkanlı, manipülatif ve “mükemmel” kadın imajı, onu sinema tarihinin en unutulmaz kötü karakterlerinden biri yapmıştır. Onun yumuşak ses tonuyla söylediği ninnilerin ardındaki nefret, izleyiciyi koltuğuna çiviler.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
23. BEYAZLAR BECEREMEZ (WHITE MEN CAN’T JUMP)

“Beyazlar Beceremez” (White Men Can’t Jump), basketbol sahasının hatta Los Angeles’ın sokaklarında dönen yaşam mücadelesini ele alan sportif bir komedi-dram. Başrolde, Wesley Snipes “Sidney Deane” rolüyle sokak basketbolunun kralını oynarken; Woody Harrelson, kurnaz ve alaycı ‘chump’ Billy Hoyle olarak izleyiciyi gülümsetir. Gloria’yı canlandıran Rosie Perez, hayatın akışını değiştirebilecek umut dolu ama bir o kadar da gerçekçi bir partnerdir. Yönetmen Ron Shelton, bu üç karakter aracılığıyla sadece bir spor filmi değil, dilin, zamanlamanın ve sadakatin ustaca işlendiği bir insanlık hikâyesi sunar.
“Beyazlar Beceremez”, basketbolun ritmini mizah ve zekayla birleştirerek benzersiz bir sinema deneyimi yaratıyor. Ron Shelton’un diyaloglara getirdiği canlılık, karakterlerin kimyasının ön planda olmasını sağlarken, gerçekçi atmosfer izleyiciyi adeta oyuna taşır. Ekleştirmenler, bu spor filminin “sadece bir basketbol hikayesi olmadığını; dil, zamanlama, sadakat ve ihanet üzerine çok zekice ve çok komik olduğunu” ifade ederek filmi övmüştür. Eleştirmenlerin de dikkatini çeken bir diğer unsur ise filmin sporun ötesine geçebilme gücüdür. Film, spor komedisini bir sosyal portre ve kültürel eleştiriye dönüştüren nadir örneklerden biridir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
22. YIRTIK RAHİBE (SISTER ACT)

Reno’da bir gece kulübü şarkıcısı olan Deloris Van Cartier (Whoopi Goldberg), mafya sevgilisinin işlediği bir cinayete tanık olunca polise sığınır. Güvenliğini sağlamak amacıyla polis, onu hiç kimsenin (ve özellikle de mafyanın) aklına gelmeyecek bir yere yerleştirir: Katı kuralları olan sönük bir manastıra! Deloris, burada rahibe kılığına girer ve “Mary Clarence” ismini alır. Başlarda bu disiplinli hayata uyum sağlamakta zorlansa da, manastırın başarısız korosunu devralmasıyla her şey değişir. Kendi enerjisini ve müzik bilgisini koro üyelerine aşılayan Deloris, kiliseyi bir anda mahallenin en popüler merkezi haline getirir. Ancak bu popülarite, peşindeki mafyanın da dikkatini çekmekte gecikmeyecektir. Film; dostluk, inanç ve müziğin birleştirici gücü üzerine inşa edilmiş harika bir komedi klasiğidir.
Sister Act, sadece bir durum komedisi (fish out of water) değil, aynı zamanda 90’lar popüler kültürünün en başarılı müzikal entegrasyonlarından biri. Yönetmen Emile Ardolino, Deloris’in neşeli ve kural tanımaz kişiliği ile manastırın geleneksel yapısı arasındaki çatışmayı büyük bir samimiyetle işler. Filmin sinematografisi, San Francisco’nun canlı sokakları ile manastırın loş ve soğuk iç mekanları arasında gidip gelerek karakterin yaşadığı o keskin değişimi görselleştirir.
Filmin asıl motoru Whoopi Goldberg’in durdurulamaz enerjisidir. Onun komedi zamanlaması ve şarkı söylerken sergilediği doğal yetenek, filmi bir durum komedisinden alıp bir şölene dönüştürür. Maggie Smith’in canlandırdığı “Baş Rahibe” karakteriyle olan zıtlaşmaları, filmin en zekice kurgulanmış ve eğlenceli anlarını oluşturur. Teknik açıdan Marc Shaiman’ın müzik düzenlemeleri dahiyanedir; klasik ilahilerin 60’ların soul ve pop ritimleriyle harmanlanması (örneğin “I Will Follow Him”), filmi bir müzikal başyapıt mertebesine taşır. Sosyal etkisi bakımından film, kilise gibi muhafazakar kurumların neşe ve değişimle nasıl canlanabileceğine dair pozitif bir mesaj verir. Sinema tarihinde, en neşeli “kadın dayanışması” hikayelerinden biri olarak kabul edilir ve Broadway müzikallerine kadar uzanan bir miras bırakmıştır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
21. BRAINDEAD (DEAD ALIVE)

“Braindead” (ABD’de Dead Alive” adıyla bilinir), annesi tarafından sürekli baskı altında tutulan Lionel Cosgrove’un (Timothy Balme) hayatına odaklanıyor. Lionel, Paquita (Diana Peñalver) adında bir kadınla romantik bir ilişki yaşarken, annesi Vera (Elizabeth Moody) sürekli onları takip eder ve bu takip sırasında hayvanat bahçesinde bir Sumatra fare maymunu tarafından ısırılır. Bu ısırık, Vera’nın zombiye dönüşmesine neden olur. Lionel, annesinin durumunu saklamaya çalışır ve onu güvenli bir şekilde bodrumda kilitli tutar. Ancak Vera bodrumdan kaçar ve komşuları ısırarak büyük bir zombi salgını başlatır. Film, kanlı ve absürd sahnelerle doludur ve sonunda Lionel’ın zombilere karşı epik bir savaşa giriştiği bir klimaks ile son bulur.
“Braindead” yönetmen Peter Jackson’ın “Lord of the Rings” ve “Hobbit” serileriyle uluslararası üne kavuşmadan önceki, Yeni Zellanda’da çektiği, ilk dönem bağımsız ve özgün filmlerinden biri. (İlk filmi Bad Taste de tıpkı Braindead gibi korku-komedi türünün kült örnekleri arasındadır.) Timothy Balme’nin Lionel karakteriyle mükemmel bir performans sergilediği filmde Jackson, korku-komedi türünün sınırlarını zorlayarak izleyiciye tam anlamıyla ‘kanlı’ bir deneyim sunuyor. Muhtemelen hayatınızın geri kalanında bir daha görmek isteyeceğinizden kadar başsız gövde, kopmuş uzuv, iltihaplı yaralar, kıvranan iç organlar ve litrelerce kanı gözler önüne seriyor.
Film, korku filmlerinin tüm klişelerini abartılı bir şekilde kullanırken, kiliseden (zombi sürüsü ile savaşan bir kung fu papazı) Oedipus kompleksine kadar her şey hakkında yıkıcı hicivler içeriyor. Film, Peter Jackson’ın kariyerinin erken dönemindeki yaratıcılığını ve sinematografik yeteneklerini gösterdiği ilk örneklerden biri. Görsel efektleri ve abartılı makyajları ile göze çarpan film, korku ve komediyi harika bir şekilde birleştiriyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
20. TEMEL İÇGÜDÜ (BASIC INSTINCT)

San Francisco’da vahşi bir cinayet işlenir; bir rock yıldızı yatağında bir buz kıracağıyla öldürülmüş olarak bulunur. Davayı devralan dedektif Nick Curran (Michael Douglas), cinayetin kurbanın sevgilisi olan polisiye roman yazarı Catherine Tramell’ın (Sharon Stone) bir kitabında anlattığı cinayetin kopyası olduğunu fark eder. Catherine, zekası, serveti ve büyüleyici güzelliğiyle Nick’i bir kedi-fare oyununun içine çeker. Nick, kadının suçlu olduğundan şüphelense de, onun yarattığı tehlikeli cazibeye kapılmaktan kendini alamaz. Sınırların flulaştığı bu soruşturmada, Nick kendi karanlık geçmişiyle yüzleşirken Catherine’in yazdığı “sonun” kurbanı olup olmayacağını keşfedecektir. Film, tutku ve ölümün iç içe geçtiği sarsıcı bir gerilim sunar.
Basic Instinct, neo-noir türünü modern bir estetikle ve cesur bir görsellikle yeniden tanımlar. Yönetmen Paul Verhoeven, Alfred Hitchcock’un Vertigo gibi klasiklerine saygı duruşunda bulunurken, şiddeti ve cinselliği ana akım sinemanın sınırlarını zorlayacak şekilde işler. Filmin sinematografisi Jan de Bont’un elinden çıkmıştır; San Francisco’nun dik yokuşları ve Catherine’in deniz kıyısındaki modern malikanesi, karakterlerin arasındaki gerilimi ve soğukluğu yansıtan birer mekanizmaya dönüşür.
Sharon Stone, Catherine Tramell rolüyle sadece bir kariyer patlaması yaşamamış, aynı zamanda sinema tarihinin en unutulmaz “kötü kadın” karakterlerinden birini yaratmıştır. Onun o buz gibi sakinliği ve her şeyi kontrol altında tutan zekası, Michael Douglas’ın canlandırdığı “yaralı ve öfkeli” erkek figürüyle muazzam bir tezat oluşturur. Jerry Goldsmith’in Oscar adayı olan gizemli ve gerilim dolu müzikleri, filmin tekinsiz atmosferini kusursuz bir şekilde tamamlar. Sosyal etkisi bakımından film, vizyona girdiği dönemde büyük tartışmalara ve protestolara neden olmuş; ancak bu tartışmalar filmin popülaritesini artırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Sanat yönetimi, 90’ların o keskin, minimal ve lüks estetiğini en üst seviyede yansıtırken, filmin kurgusu seyirciyi son ana kadar “Katil kim?” sorusunun cevabından mahrum bırakarak yüksek bir tempo sağlar. Filmin en ünlü sahnesi olan sorgu sahnesi, aslında senaryoda çok daha kısa ve sıradan bir şekilde yer alıyordu; Sharon Stone’un o meşhur bacak bacak üstüne atma hareketi sinema tarihinin en çok durdurulup izlenen karelerinden biri haline geldi.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
19. INDOCHINA

“Indochine”, Fransız sömürge dönemi Vietnam’ında geçen dokunaklı bir drama. Yönetmenliğini Régis Wargnier yapıyor. Başrolde Catherine Deneuve’in canlandırdığı Éliane Devries var — o, Fransız bir plantasyon sahibesi. Éliane, Fransa’dan gelen deniz subayı Jean-Baptiste ile tutkulu ama sancılı bir ilişki yaşarken, evlat edindiği Vietnamlı Camile (Linh Dan Pham) ile karmaşık bir bağ kuruyor. Camille genç kız oldukça, çoğu aşk üçgenine dönüşen bu bağlar, kimlik, sadakat ve ulusal bağımsızlık arayışının iç içe geçtiği büyük bir drama dönüşüyor.
“Indochine”, görsel bir şölenden fazlası; Fransız sömürgeliğinin duygusal izlerini sinema diliyle çok başarılı biçimde yansıtıyor. François Catonné’un görüntü yönetmenliği, Ha Long Bay’den Güneydoğu Asya kırsalına uzanan doğal ve egzotik arka planlarla karakterlerin ruh haline dokunuyor. Yönetmen Wargnier, Deneuve’in zarif ama hüzünlü varlığını egzotik bir çevrenin içine ustalıkla yerleştiriyor. Roger Ebert’a göre film, romantizmin epik boyutunu “Fransızların *Rüzgâr Gibi Geçti’si” olarak sunmaya niyetli bir yapım; görsel güzelliği ve yer yer dokunaklı sahneleriyle büyülüyor. Filmin temposu, duygusal katmanları ve görsel anlatımı birçok eleştirmen tarafından övgüyle karşılanıyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
18. ACI ÇİKOLATA (LIKE WATER FOR CHOCOLATE)

“Acı Çikolata” (orijinal adıyla Como agua para chocolate, uluslar arası adıyla, Like Water for Chocolate), Alfonso Arau yönetiminde beyaz perdeye aktarılan, sihirli gerçekçilikle yoğrulmuş bir aşk ve gastronomi öyküsü. Film, her sabah mutfağın kokusuyla başlayan sahneleriyle dostluk, yasak aşk ve aile geleneklerinin tutsağı olan genç Tita’nın (Lumi Cavazos) hikâyesini anlatır. Aile geleneği gereği asla evlenmemesi gereken Tita, kalbini Pedro’ya (Marco Leonardi) kaptırır. Annesi Elena (Regina Torné), Tita’nın en genç olmasının sorumluluğu olarak ona evlenmeyi değil, kendisine bakmayı emreder. Bu duygularını yemeklerine yansıtan Tita’nın mutfağında pişirdiği yemekler, duygularını taşıyarak sofralara—ve izleyicinin ruhuna—akıp gider
Acı Çikolata, sinematografik olarak hem gözünüzü hem kalbinizi doyuran görkemli bir Meksika filmi. Alfonso Arau, aynı adlı romanın büyülü gerçekçi tarzını filmin her karesine dokuyarak taşıyor. Yemek pişirme sahnelerinde öyle bir atmosfer yaratılmış ki izleyici, sofraya yayılan aşkı, acıyı ve tutkuyu hissedebiliyor. Steven Bernstein ve Emmanuel Lubezki’nin ışık ve renk paleti, Meksika kırsalındaki sıcak ama katı aile ortamını görsel bir şiire dönüştürüyor. Eleştirmenler, filmde yemeklerin duygusal yük taşımaya başlamasını “görsel bir metafor şöleni” olarak tanımladı. Roger Ebert, yemek ve aşk arasında kurulan bağı, sahnelerin mizahi dokusuyla birlikte ilham verici buldu. Ayrıca film, “food film” türünün en akılda kalıcı örneklerinden biri olarak, Babette’s Feast ve Eat Drink Man Woman ile birlikte anılır. “Acı Çikolata”, görsel bir ziyafetin ötesinde, patriyarkal geleneklere ve toplumsal cinsiyet rollerine karşı bir başkaldırı öyküsüdür
Bu film hakkında daha fazla bilgi
17. SERT POLİS (HARD BOILED)

“Sert Polis”, bir Hong Kong klasiği ve John Woo’nun Hong Kong’da çektiği son şaheserlerinden biri. Filmin orjinal ismi 原題: Lat Sau San Taam ancak uluslar arası film literatüründe İngilizce ismi Hard Boiled olarak anılıyor.. Yönetmen koltuğunda John Woo, başrollerde ise efsanevi Chow Yun‑fat (dedektif Tequila Yuen), Tony Leung Chiu‑wai (Alan) ve Anthony Wong (Johnny Wong) yer alıyor. Film, sarsıcı bir terzihanede başlayan bir çatışmanın ardından başlar; Tequila, partnerinin ölümünün intikamını alırken, aynı zaman diliminde Alan isimli gizli görevli bir tetikçi olarak mafya örgütüne sızar Kısacası film; tam da bir John Woo filminden beklendiği gibi, katıksız aksiyon, kardeşlik ve sadakat temalarını Hong Kong sokaklarında epik bir biçimde harmanlıyor.
“Sert Polis”, sadece bir aksiyon filmi değil; John Woo’nun heroik kan döküş tarzının zirvesi, adeta bir silah balesi! Film, sinema tarihine “bullet ballet” olarak geçen ve aksiyon sahnelerini şiirsel bir görsellikle işleme biçimiyle geçiyor. Özellikle hastane sahnesinde geçen kesintisiz, tek planlı çatışma sekansı efsanevîdir. Hong Kong’un karanlık ve yağmurlu atmosferinde, Wang Wing-heng’in kamera kullanımı (görselleştirilemeyen ama hissedilen) ve müzikte Michael Gibbs’in caz tınıları filmi unutulmaz kılıyor. Eleştirmenler tarafından “aksiyon sinemasının sanatsal bir formu, Woo’nun şaheseri” olarak tanımlandı; Empire ve Time gibi saygın yayınlar, filmdeki tempoyu ve sinematik estetiği övgü yağmuruna tuttu.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
16. BASİT ADAMLAR (SIMPLE MEN)

Film, iki kardeşin hikayesine odaklanıyor: Sevgilisi tarafından terk edilen ve dolandırılan karizmatik soyguncu Bill (Robert John Burke) ile entelektüel ve biraz saf kardeşi Dennis (William Sage). İkili, yıllardır görmedikleri, eski bir anarşist ve radikal bir beyzbol oyuncusu olan babalarını bulmak için Long Island’ın derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkarlar. Yol boyunca karşılaştıkları gizemli kadınlar, bitmek bilmeyen felsefi tartışmalar ve ansızın patlak veren dans sahneleriyle bu yolculuk, fiziksel bir arayıştan ziyade “kadınlar, erkekler ve güven” üzerine bir sorgulamaya dönüşür. Hal Hartley, bu filmde sıradan görünen karakterlerin içindeki derin karmaşayı, son derece stilize ve “basit” bir dille anlatmayı başarır.
Simple Men, Amerikan bağımsız sinemasının “altın çağı” olarak nitelendirilen 90 başlarının en karakteristik örneklerinden biridir. Hal Hartley, ana akım sinemanın aksiyon ve dram formüllerini reddederek, tiyatral bir anlatımı benimser. Filmin sinematografisi Michael Spiller’ın elinden çıkmıştır ve Long Island’ın banliyölerini adeta birer tablo gibi, durgun ama anlam yüklü karelerle sunar. Renk paleti ve mekan kullanımı, karakterlerin içsel boşluğunu ve arayışını simgeler.
Teknik açıdan filmin en unutulmaz yanı, oyuncuların performansındaki “donukluk” (dead-pan) tarzıdır. Karakterler duygularını büyük patlamalarla değil, rasyonel ve bazen absürt cümlelerle ifade ederler. Bu tarz, izleyiciyle film arasına bir mesafe koyar ancak bu mesafe, anlatılan hikayenin felsefi derinliğine odaklanmamızı sağlar. Filmin müzikleri bizzat Hal Hartley ve Ned Rifle tarafından yapılmış olup, sahnelerin ritmini belirleyen ana unsurdur. Özellikle Sonic Youth’un “Kool Thing” şarkısı eşliğinde yapılan o meşhur, mekanik dans sahnesi, sinema tarihindeki en ikonik “cool” anlardan biri olarak kabul edilir. Sosyal açıdan film, 90’lar gençliğinin otoriteye, aşka ve aile kavramına duyduğu şüpheci yaklaşımı mükemmel bir şekilde özetler. Sanat yönetimi, “az çoktur” prensibiyle çalışarak hikayenin sadeliğini destekler.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
15. HOWARD’LARIN SONU (HOWARD’S END)

yüzyılın başındaki İngiltere’de, üç farklı sosyal sınıfın kaderi sembolik bir mülk olan “Howards End” malikanesi etrafında kesişir. Bir tarafta entelektüel, idealist ve özgür ruhlu Schlegel kardeşler (Margaret ve Helen); diğer tarafta ise katı, pragmatik ve varlıklı iş dünyasını temsil eden Wilcox ailesi yer alır. Bu iki ailenin dünyası, Margaret’ın (Emma Thompson) yaşlı Ruth Wilcox (Vanessa Redgrave) ile kurduğu derin dostlukla sarsılır. Ruth, ölüm döşeğindeyken çok sevdiği evi Howards End’i Margaret’a bırakır ancak Wilcox ailesi bu vasiyeti gizler. Hikayeye alt sınıftan, tutunmaya çalışan genç kâtip Leonard Bast’ın da dahil olmasıyla; miras, mülkiyet, sınıf çatışması ve kadın hakları üzerine kurulu trajik bir olaylar silsilesi başlar.
Howards End, sinema tarihinde “dönem filmi” türünün nasıl hem görkemli hem de derinlikli olabileceğinin en somut kanıtıdır. Yönetmen James Ivory, Viktorya sonrası Edward dönemi İngiltere’sini sadece kostüm ve dekorlarla değil, o dönemin ruhundaki tüm çatlaklarla birlikte resmeder. Filmin sinematografisi Tony Pierce-Roberts’ın imzasını taşır; kır sahnelerinin pastoral huzuru ile Londra’nın gri ve boğucu sanayileşmesi arasındaki görsel geçişler, sınıfsal uçurumu sessizce vurgular.
Filmin asıl gücü, Emma Thompson’ın kariyerine damga vuran ve ona Oscar getiren Margaret Schlegel performansıdır. Thompson, karakterinin hem naifliğini hem de sarsılmaz iradesini muazzam bir zarafetle dengeler. Anthony Hopkins ise Wilcox karakterinde, duygu sömürüsüne kaçmadan muhafazakar bir otoriteyi simgeler. Richard Robbins’in klasik müzik tınılarını andıran hüzünlü ve sofistike besteleri, sanat yönetimindeki kusursuz detaylarla (gümüş takımlar, keten elbiseler, tozlu kitaplıklar) birleşince ortaya tam bir görsel şölen çıkar. Sosyal etkisi bakımından film, Forster’ın meşhur “Yalnızca bağlantı kur” (Only connect) felsefesini merkeze alarak; paranın, kültürün ve vicdanın modern dünyada nasıl bir sınav verdiğini anlatır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
14. MAN BITES DOG (C’EST ARRIVÉ PRÈS DE CHEZ VOUS)

Ben (Benoît Poelvoorde), dışarıdan bakıldığında entelektüel, sanatsever, felsefeden anlayan ve ailesine bağlı karizmatik bir adamdır. Ancak Ben’in çok “özel” bir mesleği vardır: O profesyonel bir seri katildir. Bir belgesel ekibi, Ben’in günlük rutinini, cinayetlerini nasıl işlediğini ve kurbanlarını nasıl seçtiğini kaydetmek için peşine takılır. Başlarda sadece objektif bir gözlemci kalmaya çalışan film ekibi, zamanla Ben’in o karanlık cazibesine kapılır ve sadece çekim yapmakla kalmayıp, bu vahşi cinayetlerin suç ortağı haline gelirler. Siyah-beyaz çekilen film, mizahla dehşet arasındaki çizgiyi tamamen yok ederek, izleyiciyi bu suçun ahlaki bir parçası olmaya zorlar.
Man Bites Dog, şiddeti estetize eden ana akım sinemaya karşı yapılmış sert ve zekice saldırıdır. Yönetmen koltuğunu paylaşan üçlü (Belvaux, Bonzel ve Poelvoorde), henüz öğrenciyken çektikleri bu filmle “şiddetin pornografisini” değil, “şiddetin sıradanlığını” anlatırlar. Filmin en sarsıcı yanı, Ben karakterinin cana yakınlığıdır. Şiir okuyan, müzik tartışan bir adamın, saniyeler içinde soğukkanlılıkla birini öldürebilmesi ve kameranın bu anı kaydetmedeki iştahı, medya eleştirisinin zirve noktasıdır.
Teknik açıdan filmin siyah-beyaz ve grenli yapısı, ona sarsılmaz bir gerçeklik duygusu katar. El kamerası kullanımı, izleyiciye “oradaymış” hissi verirken, kurgudaki ani geçişler Ben’in dengesiz ruh halini yansıtır. Sinema tarihindeki yeri, Natural Born Killers gibi filmlere öncülük etmesi ve “found footage” (bulunmuş görüntü) türünün en erken ve en sofistike örneklerinden biri olmasıyla sabittir. Sosyal etkisi ise tek bir soru üzerine kuruludur: “Kameranın arkasındaki suçluysa, ekranın başındaki kimdir?” Müziğin yok denecek kadar az olması, şiddetin saf sesini (çığlıklar, silah sesleri, Ben’in dur durak bilmeyen konuşmaları) daha da sağır edici kılar. Bu film bir sanat yönetimi harikası değil, bir “anti-sanat” manifestosudur.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
13. KÖTÜ POLİS (BAD LIEUTENANT)

New York’un kirli, uyuşturucu ve kumar batağına saplanmış sokaklarında, isimsiz bir polis teğmeni (Harvey Keitel), mesleğinin ona sağladığı tüm dokunulmazlıkları kendi bağımlılıkları ve yozlaşmışlığı için kullanmaktadır. Ağır kumar borçları, uyuşturucu krizleri ve cinsel sapkınlıklar arasında bir gölge gibi yaşayan bu adamın dünyası, bir rahibenin kilisede vahşice tecavüze uğramasıyla sarsılır. Ancak rahibe, saldırganlarını affetmeyi seçer. Bu sarsılmaz inanç ve bağışlama gücü, dibe vurmuş teğmen için beklenmedik bir ruhsal krize ve beraberinde tuhaf bir arınma yolculuğuna dönüşür. Ferrara, New York’un en karanlık köşelerinde geçen bu hikayede; günah, kefaret ve dinin doğasını acımasız bir dürüstlükle sorgular.
Bad Lieutenant, ana akım sinemanın tüm konforunu reddeden, izleyiciyi karakterin o tiksinti verici dünyasında hapseden bir filmdir. Abel Ferrara, kamerayı adeta bir röntgen cihazı gibi kullanarak Harvey Keitel’ın performansını en çıplak haliyle sunar. Keitel, bu rolde sadece bir karakteri canlandırmaz; bir ruhun parçalanışını fiziksel ve zihinsel olarak tüm dehşetiyle yaşar. Onun uyuşturucu etkisindeyken attığı o meşhur çığlık sahnesi, sinema tarihinin en saf acı ve çaresizlik dışavurumlarından biri olarak kabul edilir.
Teknik açıdan film, düşük bütçeli bir “gerilla” estetiğine sahiptir. Ken Kelsch’in görüntü yönetmenliği, New York sokaklarını estetikten uzak, çiğ ve tekinsiz bir gerçeklikle yansıtır. Doğal ışık kullanımı ve klostrofobik iç mekan çekimleri, teğmenin sıkışmışlık hissini pekiştirir. Sosyal etkisi bakımından film, “yasa”yı temsil eden bir figürün ne kadar yozlaşabileceğini gösterirken, aynı zamanda en derin karanlıktaki birinin bile kutsallıkla nasıl temas edebileceğini tartışır. Müziğin (Joe Delia) hüzünlü ve rahatsız edici tınıları, sanat yönetimindeki o bakımsız, kirli atmosferle birleşerek filmi bir “suç filmi” olmaktan çıkarıp, dini bir alegoriye dönüştürür. Sinema tarihindeki yeri, bağımsız sinemanın tavizsiz ve radikal gücünü temsil etmesiyle sarsılmazdır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
12. KADIN KOKUSU (SCENT OF A WOMAN)

Prestijli bir hazırlık okulunda burslu okuyan ve biraz “saf” bir genç olan Charlie Simms (Chris O’Donnell), Noel tatili masraflarını karşılamak için geçici bir işe girer. Görevi; kör, emekli ve oldukça huysuz Albay Frank Slade’e (Al Pacino) birkaç gün refakat etmektir. Ancak Albay’ın sıradan bir tatil planı yoktur; o, hayatının son büyük “şovunu” yapmak için New York’un en lüks otellerinde geçen, pahalı restoranlar ve hızlı arabalarla süslü çılgın bir hafta sonu planlamıştır. Charlie, başlangıçta korktuğu bu sert adamın dünyasına girdikçe, Albay’ın öfkesinin ardındaki derin yalnızlığı ve yaşamla olan pamuk ipliği bağını fark eder. Film, bu zıt karakterlerin bir hafta sonu boyunca birbirlerine onur, sadakat ve yaşama sevinci adına öğrettikleri üzerine kurulu, kalbe dokunan bir yolculuktur.
Scent of a Woman, bir yeniden çevrim (1974 yapımı İtalyan filmi Profumo di donna) olmasına rağmen, Martin Brest’in yönetimi ve Al Pacino’nun karizmasıyla başlı başına bir fenomene dönüşmüştür. Filmin sinematografisi, New York’un ışıltılı ve soğuk kış atmosferini, bir otelin görkemi ile bir Ferrrari’nin hız tutkusu arasında dengeleyerek sunar. Ancak teknik tüm unsurlar, Pacino’nun performansının gölgesinde kalmayı adeta kabul etmiştir. Pacino, görme engelli bir adamı canlandırırken sadece gözlerini değil, sesini, bastonunu ve vücut dilini birer enstrüman gibi kullanarak karakterin hem trajedisini hem de otoritesini hissettirir.
Filmin sosyal etkisi, özellikle genç bir bireyin ahlaki ikilemleri ile yaşlı bir adamın tükenmişlik sendromunu kesiştirmesiyle güçlenir. Meşhur “tango sahnesi”, sinema tarihinin en zarif ve teknik olarak kusursuz anlarından biridir; müziğin (Thomas Newman’ın dokunuşları ve Carlos Gardel’in klasiği) ve dansın, fiziksel bir engeli nasıl aştığını kanıtlar. Ayrıca filmin finalindeki o meşhur savunma konuşması, sadece bir okul disiplin kuruluna değil, hayatın haksızlıklarına karşı yapılmış epik bir manifestodur. Sanat yönetimi, zenginlik ile ruhsal boşluk arasındaki tezatı, Albay’ın kaldığı süitlerden evindeki bakımsız odaya kadar her detayda hissettirir. Bu film, bir adamın yeniden görmeye başlamasının hikayesidir; ama gözleriyle değil, yüreğiyle.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
11. DRAKULA (BRAM STOKER’S DRACULA)

1462 yılında, Transilvanya Prensi Vlad Dracul (Gary Oldman), savaştan döndüğünde sevgili karısı Elisabeta’nın intihar ettiğini öğrenir. Tanrı’ya lanet okuyarak karanlık güçlerle bir anlaşma yapar ve ölümsüz bir vampir olarak yüzyıllar boyu yaşar. 1897 yılına gelindiğinde, hukuk danışmanı Jonathan Harker (Keanu Reeves), şatosuna gelir. Dracula, Harker’ın nişanlısı Mina’nın (Winona Ryder) fotoğrafını gördüğünde, onun ölen eşi Elisabeta’nın reenkarnasyonu olduğuna inanır. Aşkını geri kazanmak için Londra’ya doğru yola çıkan Kont, arkasında kanlı bir iz bırakırken, karşısında Profesör Abraham Van Helsing (Anthony Hopkins) önderliğindeki bir grup inançlı savaşçıyı bulacaktır. Film, canavarlığın altındaki hüzünlü insanı ve zamanı aşan bir sadakati anlatır.
Dracula, Francis Ford Coppola’nın sinema sanatına bir saygı duruşu niteliğindedir. Yönetmen, filmin çekimlerinde bilgisayar destekli efektleri (CGI) tamamen reddetmiş, bunun yerine sinemanın erken dönemlerine ait “zorunlu perspektif”, “üst üste bindirme” ve “mat boyama” gibi geleneksel teknikleri kullanmıştır. Bu tercih, filme rüya gibi, gerçeküstü ve teatral bir atmosfer kazandırır. Michael Ballhaus’un muazzam görüntü yönetimiyle birleşen bu teknikler, her kareyi yaşayan bir Gotik tabloya dönüştürür.
Filmin en büyük başarısı, Gary Oldman’ın sergilediği çok katmanlı performanstır. Oldman; yaşlı ve ürkütücü Kont’tan, karizmatik ve genç Prens Vlad’a kadar karakterin her evresini büyüleyici bir karizmayla canlandırır. Eiko Ishioka’nın tasarladığı kostümler, sadece kıyafet değil, karakterlerin psikolojik durumlarını yansıtan birer sanat eseridir (Dracula’nın kırmızı zırhı veya beyaz gelinlikler gibi). Wojciech Kilar’ın epik ve hüzünlü müzikleri, filmin duygusal derinliğini zirveye taşır. Sosyal açıdan film, Viktorya dönemi İngiltere’sinin bastırılmış cinselliğini ve muhafazakarlığını, vampir figürünün sunduğu özgürlük ve tutkuyla çarpıştırır. Sinema tarihindeki yeri, Bram Stoker’ın orijinal metnine en sadık kalmaya çalışan ama onu görsel bir şölene dönüştüren en cesur uyarlama olmasıdır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
10. ACI AY (BITTER MOON)

Evliliklerinin yedinci yılını kutlayan muhafazakar ve sıradan İngiliz çift Nigel (Hugh Grant) ve Fiona (Kristin Scott Thomas), bir İstanbul seyahati için lüks bir yolcu gemisine binerler. Gemide, tekerlekli sandalyeye mahkum, hırslı ve alaycı bir Amerikalı yazar olan Oscar (Peter Coyote) ve onun nefes kesici güzellikteki Fransız eşi Mimi (Emmanuelle Béart) ile tanışırlar. Oscar, Nigel’ı bir odaya kapatarak Mimi ile yaşadıkları hastalıklı, sadomazoşist ve sınırları zorlayan aşk hikayesini en ince ayrıntısına kadar anlatmaya başlar. Başlarda bu itiraflardan rahatsız olan Nigel, zamanla hikayenin karanlık cazibesine kapılır. Ancak bu anlatı sadece bir anı paylaşımı değil, Nigel ve Fiona’nın ilişkisini kökünden sarsacak yıkıcı bir oyunun başlangıcıdır.
Bitter Moon, Polanski’nin insan doğasının karanlık dehlizlerine duyduğu ilginin en uç noktalarından biridir. Film, aşkın idealize edilmiş halini değil; mülkiyetçi, zalim ve hatta mide bulandırıcı yanlarını cesurca deşer. Polanski, kapalı bir mekan olan gemiyi, karakterlerin birbirini psikolojik olarak parçaladığı klostrofobik bir tiyatro sahnesine dönüştürür. Sinematograf Tonino Delli Colli, flashback sahnelerindeki canlı ve sıcak renklerle, gemideki soğuk ve steril atmosferi ustaca karşılaştırarak zamanın duygular üzerindeki aşındırıcı etkisini vurgular.
Filmin kalbinde Emmanuelle Béart ve Peter Coyote’un arasındaki o ürkütücü ve zehirli kimya yatar. Béart, masum bir genç kızdan intikam dolu bir “femme fatale”e dönüşümünü büyüleyici bir şekilde sergiler. Öte yandan, Hugh Grant’in canlandırdığı “şaşkın ve terbiyeli İngiliz” tiplemesi, seyircinin o ana kadar bildiği ahlaki sınırları temsil eder ve bu sınırların Oscar’ın hikayesiyle nasıl yerle bir olduğunu izleriz. Vangelis’in o döneme damga vuran sentetik ve hüzünlü müzikleri, filmin tekinsiz ve melankolik havasını mükemmel tamamlar. Sosyal etkisi bakımından film, burjuva evliliklerinin kırılganlığını ve bastırılmış cinsel fantezilerin açığa çıktığında yaratabileceği tahribatı sert bir dille eleştirir. Sinema tarihindeki yeri, “erotik gerilim” türünün en sanatsal ve en rahatsız edici klasikleri arasındadır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
9. SON MOHİKAN (THE LAST OF THE MOHICANS)

Son Mohikan” (The Last of the Mohicans), 1757 yılı Fransız ve Kızılderili Savaşı’nın gölgesinde geçen destansı bir tarihsel drama… Yönetmen koltuğunda Michael Mann oturuyor. Başrolde Daniel Day‑Lewis, Mohikan kabilesince yetiştirilmiş “Hawkeye” (Nathaniel), Madeleine Stowe ise asil Cora Munro rolünde izleyiciyle buluşuyor. Film, Hawkeye’ın İngiliz subayı ve kız kardeşlerini tehlikeli ormanlardan güvenli bir şekilde geçirmeye çalışmasını ve bu süreçte filizlenen aşkı merkezine alıyor. Bir yanda sadakat, öte yanda sadist Huron Magua (Wes Studi) ile yüzleşme yolculuğu var. Film; manzara, şiddet, tutku ve trajediyle bezenmiş bir kaçış öyküsü sunuyor.
“Son Mohikan”, Michael Mann’in görsel anlatım ve duygusal yoğunluğu birleştiren ustalığının doruk noktası. Dante Spinotti’nin sinematografisi, orman ve su manzaralarını adeta canlı bir tablo gibi yansıtırken, görüntüler kurguyla birleşerek izleyiciyi doğanın ortasında nefes kesen bir yolculuğa çıkarıyor. Müzik de en az görüntüler kadar etkileyici. Trevor Jones ve Randy Edelman’ın besteleri, özellikle “The Gael” temasıyla birleşen “Promentory” parçası, filmdeki gerilimi ve romantizmi duygu yüklü bir tonda destekliyor. Eleştirmenlere göre, Daniel Day‑Lewis’in performansını geleneksel romandan çok daha güçlü ve etkileyicidir. Tarihsel anlatının bir miktar sadeleştirildiğini söylenebilirse de, film izlemeye değer bir “matine fantezisi” olarak öne çıkıyor.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
8. BİRKAÇ İYİ ADAM (A FEW GOOD MEN)

Küba’daki Guantanamo Bay üssünde iki deniz piyadesinin, bir disiplin cezası (Kırmızı Bülten) sırasında bir askerin ölümüne sebep olmasıyla olaylar başlar. Davayı savunmak için, genellikle davaları mahkemeye gitmeden uzlaşmayla çözen, beyzbol tutkunu genç ve deneyimsiz askeri avukat Daniel Kaffee (Tom Cruise) görevlendirilir. Ancak hırslı iç denetçi Joanne Galloway (Demi Moore), bu olayın basit bir kaza değil, yukarıdan gelen bir emir olduğuna inanmaktadır. Kaffee, davanın derinliklerine indikçe, karşısında sarsılmaz bir otorite olan Albay Nathan R. Jessep’i (Jack Nicholson) bulur. Aaron Sorkin’in keskin kaleminden çıkan bu hikaye, askeri hiyerarşi, onur ve vicdan arasındaki o ince çizgiyi sorgularken, Kaffee’nin de kendi yeteneklerini ve babasının gölgesinden çıkışını konu alır.
A Few Good Men, yönetmen Rob Reiner’ın en dengeli ve güçlü işlerinden biridir. Filmin başarısının temelinde Aaron Sorkin’in “makineli tüfek” gibi işleyen diyalog yapısı yatar. Sorkin, karmaşık hukuki terimleri ve askeri prosedürleri, seyirciyi bir an bile sıkmadan yüksek bir tempoda sunmayı başarır. Sinematografik olarak film, mahkeme salonunun o ağırbaşlı ve klostrofobik havasını, askeri üssün sert ve disiplinli görselliğiyle mükemmel bir şekilde harmanlar. Robert Richardson’ın ışık kullanımı, özellikle sorgu sahnelerinde gerilimi tırmandıran en önemli unsurlardan biridir.
Oyunculuklar ise filmi bir “modern klasik” mertebesine taşır. Tom Cruise, kariyerinin o dönemindeki en enerjik ve dönüşüm dolu performanslarından birini sergilerken, Jack Nicholson sadece birkaç sahnede görünmesine rağmen filmin tüm havasını domine eder. Onun canlandırdığı Jessep karakteri, sadece bir “kötü adam” değil, savunduğu değerlerin çarpıklığıyla sistemin karanlık bir yansımasıdır. Sosyal etkisi bakımından film; “Emirlere uymak her zaman doğru mudur?” ve “Hangi bedel karşılığında güvenlik sağlanır?” gibi etik soruları sormasıyla sinema tarihinde derin bir iz bırakmıştır. James Newton Howard’ın askeri ritimleri anımsatan ancak dramatik yapıyı bozmayan müziği, sanat yönetimindeki steril ve düzenli askeri atmosferle birleşerek izleyiciye kusursuz bir seyir zevki sunar.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
7. İKİZ TEPELER: ATEŞTE BENİMLE YÜRÜ (TWIN PEAKS: FIRE WALK WITH ME)

“İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü”, David Lynch’in yönettiği ve 1992 yılında gösterime giren bir film. Film, kült statüsüne ulaşmış aynı adlı televizyon dizisinin bir öncülü olarak kabul ediliyor ve dizinin merkezindeki karakter Laura Palmer’ın son yedi gününü anlatıyor. Deerfield adlı sakin bir kasabada, FBI Ajanı Desmond (Chris Isaak) genç bir kızı öldüren katili ararken anlaşılmaz bir şekilde ortadan kaybolur. Katil asla yakalanmaz. Daha sonra kasabaya gelen Ajan Dale Cooper (Kyle MacLachlan) tüyler ürpertici bir şekilde katilin başka birini öldürmeyi planladığını öğrenir. Bu arada, kasabanın en güzel kızlarından Lara Palmer (Sheryl Lee) popüler bir lise öğrencisidir. Ancak, Laura’nın mükemmel görünen hayatı, aslında karanlık sırlar ve kişisel çatışmalarla doludur. Film, Laura’nın çifte yaşamını, uyuşturucu bağımlılığını, cinsel istismarı ve zihinsel sağlık sorunlarını ele alır. Ayrıca, Laura’nın ölümüne yol açan olayları ve bu süreçte etrafındaki insanlarla olan ilişkisindeki değişimleri ele alır
Film, Laura’nın ölümünün ardından sonra gelişmeleri konu alan “İkiz Tepeler” dizisindeki olayları, dizideki birçok karakterin ve olayın arka planını ve motivasyonlarını daha iyi anlamamızı sağlıyor. Aynı zamanda, David Lynch’in özgün ve sıra dışı anlatım tarzının tipik bir örneği. Lynch, rüya benzeri görüntüler ve sembollerle dolu bir dünya oluşturma konusunda usta. Sıra dışı anlatım tarzı ve genellikle karanlık ve rahatsız edici temaları ile sinema tarihindeki en önemli ve etkileyici yönetmenlerden biri olarak kabul ediliyor.
Benim de favori yönetmenlerimden olan Lynch, “The Elephant Man” (1980) ve “Blue Velvet” (1986) gibi filmlerle geniş bir izleyici kitlesi tarafından tanındı. 1990’ların başında televizyona geçiş yaptı ve “Twin Peaks” dizisini yarattı. Dizi, hem eleştirmenler hem de izleyiciler tarafından övgü aldı ve Lynch’in tarzını daha geniş bir izleyici kitlesiyle paylaşmasını sağladı. Lynch anlaşılması zor bir yönetmen olarak tanınır. İzleyici Lynch filmlerine kolaylıkla nüfuz edemez, karakterlerle özdeşleşemez, anlamadığı ya da anlamlandırmadığı görüntüler ile karşılaşır. u sembolizm aynı zamanda filmin büyüleyici ve unutulmaz olmasını sağlar. Lynch’in bu tarzı, onun sinema tarihindeki yerini sağlamlaştırır ve onu modern sinemanın en önemli ve etkileyici yönetmenlerinden biri olarak kabul edilir. Filmde , Lynch’in sinemasal anlatımı kadar oyunculuklar da dikkat çekicidir. Sheryl Lee, Laura Palmer rolünde hem kırılgan hem de güçlü bir performans sergilerken Lynch’in favori oyuncularından Kyle MacLachlan’ın FBI Ajanı Dale Cooper olarak İkiz Tepeler’e geri dönüşü, dizinin hayranlarını da memnun etmiştir. Ayrıca müzisyen ve aktör David Bowie, filmde FBI ajanı Phillip Jeffries rolünde yer alıyor. Ancak, Bowie’nin sahneleri filmin son versiyonunda oldukça kısa. Lynch, Bowie’nin karakterini daha fazla keşfetmeyi planlamıştı, ancak Bowie’nin ölümü nedeniyle bu mümkün olmadı.Filmin Angelo Badalamenti tarafından yapılan müzikleri de oldukça popüler olmuştur. Angelo Badalamenti, dizi ve film için özel bestelediği tema, filmdeki karanlık ve rüya benzeri atmosferi yaratmada önemli bir rol oynar.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
6. ŞARKÜTERİ (DELICATESSEN)

Gelecekte, kıtlığın hüküm sürdüğü ve gıdanın paradan çok daha değerli olduğu belirsiz, karanlık bir dönemdeyiz. Şehrin ortasındaki eski bir apartmanın sahibi olan kasap Clapet (Jean-Claude Dreyfus), kiracılarına “taze et” sağlamak için oldukça ürkütücü bir yöntem izlemektedir: İşe aldığı apartman görevlilerini sırayla kesip satmak. Bu döngü, eski bir sirk palyaçosu olan naif ve yetenekli Louison’un (Dominique Pinon) iş için başvurmasıyla bozulur. Louison, sadece apartman sakinlerinin değil, kasabın gözlüklü ve güzel kızı Julie’nin (Marie-Laure Dougnac) de kalbini kazanır. Julie, yeni arkadaşını babasının satırından kurtarmak için yeraltında yaşayan vejetaryen direnişçiler “Trogloditler”den yardım istemeye karar verir. Film, bu kaotik apartmanda aşkın ve hayatta kalma mücadelesinin sürreal bir portresini çizer.
Delicatessen, sinematografinin bir anlatı aracına nasıl dönüştüğünün en somut kanıtlarından biridir. Görüntü yönetmeni Darius Khondji’nin sepya tonları, bakır sarısı ve paslı yeşillerle örülü renk paleti, filme hem rüya gibi hem de çürümekte olan bir atmosfer katar. Jeunet ve Caro, her bir sahneyi bir saat ustası titizliğiyle kurgulamıştır. Özellikle apartmandaki ritmik seslerin (yatak gıcırtısı, halı dövme, çello çalma) bir senfoniye dönüştüğü o meşhur sekans, dünya sinemasının en yaratıcı kurgu başarılarından biri kabul edilir.
Teknik başarısının ötesinde film, modern toplumun tüketim çılgınlığına ve bencilliğine yönelik sert bir kara mizah barındırır. Karakterlerin her biri, toplumun farklı bir yozlaşmış yanını temsil eden karikatürize ama derinlikli figürlerdir. Dominique Pinon’un kendine has yüz hatları ve sessiz sinema dönemini anımsatan oyunculuğu, filmin masalsı yanını güçlendirir. Müziklerde Carlos D’Alessio’nun hüzünlü ve oyuncu tınıları, sanat yönetimindeki detaylı ve klostrofobik mekan tasarımıyla birleşince ortaya “Jeunetvari” dediğimiz o benzersiz stil çıkar. Bu film, sadece bir korku-komedi değil; yokluğun ortasında bile insanın yaratıcılığının ve sevginin filizlenebileceğini gösteren görsel bir şiirdir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
5. KOCALAR VE KARILARI (HUSBANDS AND WIFES)

1992 yapımı “Husbands and Wives” (Kocalar ve Karıları), sinemanın en özgün yönetmenlerinden biri olan Woody Allen’ın en kişisel filmlerinden biri. Allen bu film ile evlilik, aşk, sadakat ve ihanet kavramlarına dair sorgulamalarını derinlemesine bir şekilde ele alıyor. Filmin Allen’ı filmografisinden gerçekten özel bir yeri var çünkü film, yönetmenin kendi özel hayatındaki olaylarla paralellikler taşıyor. Filmin çekimlerinin, Woddy Allen ve Mia Farrow arasındaki romantik ilişkinin sona erdiği döneme denk gelmesi, Husbands and Wives’ı daha da otantik ve dokunaklı kılıyor.
Woody Allen’ın yanı sıra filmde Mia Farrow, Sydney Pollack ve Judy Davis gibi döneminin öne çıkan oyuncuları da rol alıyor. Allen’ın kendi yaşamından esinlenerek oluşturduğu karakterler, oyuncuların başarılı performanslarıyla hayat buluyor. Özellikle Sydney Pollack ve Judy Davis öne çıkıyor. Judy Davis, Sally karakteriyle, evliliğin ve ayrılığın getirdiği duygusal yükü mükemmel bir şekilde yansıtırken; Sydney Pollack ise Jack karakteriyle, bir erkeğin orta yaş krizini ve yeni başlangıçlara olan özlemini yansıtmayı başarıyor. Allen’ın birçok filminde olduğu gibi Husbands and Wives da caz müziği ile dolu. Ancak bu filmde, müzik yerine diyalogların ve karakterlerin iç monologlarının daha ön planda olduğunu görüyoruz. Ses tasarımı, karakterlerin duygusal hallerini ve New York şehrinin atmosferini yansıtmakta oldukça başarılı. Husbands and Wives ile Woody Allen’ın evlilik ve ilişkiler üzerine yaptığı sorgulamalar, izleyiciye kendi ilişkileri üzerine düşünme fırsatı sunuyor. Hem teknik hem de hikayesiyle dikkat çeken bu film, sinema tarihinin unutulmazları arasında.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
4. AFFEDİLMEYEN (UNFORGIVEN)

“Affedilmeyen” – müthiş revizyonist bir western. Clint Eastwood hem yöneten hem de başrolünü oynayan bu filmde, bir zamanlar acımasız bir tetikçi olan William Munny’ye dönüşerek izleyiciye geçmişin gölgesindeki bir adamın hikayesini anlatıyor. İşlediği cinayetleri geçmişe gömen Munny, karısı ve çocukları için çiftçilik yaparken hayatını sessizce sürdürür. Bir gün eski ortağı Ned (Morgan Freeman)ona bir “ödül avı” teklifinde bulunur. Adaletin değil de bastırılmış öfkenin peşine düşen bu üç adam, Vahşi Batı’nın acımasız doğasına yeniden adım atar. Filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu Clint Eastwood’a Gene Hackman, Morgan Freeman ve Richard Harris gibi isimler eşlik ediyor.
“Affedilmeyen”, Eastwood’un kendi efsanevi “İyi-Adam” imajını sorgulayan, sinema tarihinin en etkileyici westernlerinden biri. Film; geleneksel Batı filmlerindeki kahraman romantizmini tersine çevirirken, şiddetin gerçek yüzünü soğukkanlıca gözler önüne seriyor. Jack N. Green’in “karanlık ve doğal ışık” estetiğine dayalı sinematografisi, mekanları adeta bir tabloda saklıymışçasına yansıtıyor ve film boyunca içsel atmosferi destekliyor. Gene Hackman, Sheriff Little Bill rolüyle zihinlerde kalacak bir performans sergiliyor; ödüllü bir karakter derinliğiyle adaletin acımasız yüzünü gözler önüne seriyor. Eastwood’un yaşlanmış, pişman bir katil olarak imajı, izleyiciye hem empati hem de rahatsızlık hissettirtiyor. Eleştirmenler arasında film, “western efsanesine yapılan tutkulu ve kasvetli bir ağıt” olarak tanındı ve birçoğu karakterin içinde bulunduğu vicdani sorgulamayı etkileyici buldu.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
3. AĞLATAN OYUN (THE CRYING GAME)

İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) üyesi Fergus (Stephen Rea), ekibiyle birlikte siyahi bir İngiliz askeri olan Jody’yi (Forest Whitaker) kaçırır. Rehin tutulduğu süre boyunca Jody ve Fergus arasında beklenmedik, insani bir bağ kurulur. Jody, Fergus’tan eğer başına bir şey gelirse Londra’daki sevgilisi Dil’i (Jaye Davidson) bulmasını ve ona göz kulak olmasını ister. Trajik bir olay sonrası Londra’ya kaçan ve kimliğini gizleyen Fergus, vicdan azabıyla Dil’i bulur. Ancak Dil’e aşık olmasıyla birlikte hikaye, izleyicinin tüm önyargılarını ve toplumsal kabullerini yerle bir edecek bir yöne evrilir. Neil Jordan, bu politik gerilim soslu aşk hikayesinde; sadakat, cinsiyet ve “akrep ile kurbağa” metaforu üzerinden insan doğasını derinlemesine inceler.
The Crying Game, sinema tarihindeki en büyük “twist”lerden (ters köşe) birine sahip olmasıyla tanınsa da, aslında bu sürprizin ötesinde çok katmanlı bir şaheserdir. Neil Jordan, filmi keskin bir tür karmaşası üzerine kurar: İlk yarıda klostrofobik bir siyasi gerilim izlerken, ikinci yarıda Londra’nın neon ışıkları altında melankolik bir romantizme geçiş yaparız. Bu geçiş, sinematograf Ian Wilson’ın soluk İrlanda kırsalı ile canlı ama tekinsiz Londra sokakları arasındaki görsel zıtlığıyla desteklenir.
Filmin asıl gücü, karakterlerin dönüşümündedir. Stephen Rea, hayatı boyunca şiddetin içinde kalmış ama özünde şefkat arayan Fergus rolünde muazzam bir durgunluk sergiler. Jaye Davidson ise sinema tarihinin en ikonik karakterlerinden birini, kırılganlığı ve gizemiyle canlandırır. Filmin müzikleri, özellikle Boy George’un seslendirdiği filme adını veren o meşhur parça, anlatının hüzünlü ve sır dolu atmosferini tamamlar. Sosyal etkisi açısından film, 90’ların başında hem IRA meselesine bakışı hem de cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim konularını ana akım sinemaya taşıma cesaretiyle devrim niteliğindedir. Sanat yönetimi, her iki mekanda da karakterlerin içsel hapishanelerini yansıtan detaylarla doludur. Akademi tarafından “En İyi Özgün Senaryo” ödülüyle taçlandırılan film, bugün bile etkisinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Ağlatan Oyun (The Crying Game), sadece bir gerilim filmi değil, kimlik ve sevgi üzerine çekilmiş en cesur yapımlardan biridir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
2. AYAZDA BİR YÜREK (UN COEUR EN HIVER)

Stéphane (Daniel Auteuil) ve Maxime (André Dussollier), Paris’te çok özel bir atölyede çalışan, birbirini tamamlayan iki yakın arkadaştır. Maxime dışa dönük bir iş adamıyken, Stéphane enstrüman tamiri konusunda dahi seviyesinde, ancak duygusal dünyası tamamen “buz tutmuş” içe dönük bir zanaatkardır. Maxime, güzel ve yetenekli keman sanatçısı Camille (Emmanuelle Béart) ile bir ilişkiye başladığında, bu üçlü arasındaki denge sarsılır. Stéphane’ın gizemli ve mesafeli tavrı, Camille’in ilgisini çeker; ancak Stéphane’ın duygusal bir bağ kurma konusundaki yetersizliği ya da isteksizliği, hikayeyi trajik bir çıkmaza sürükler. Film, Ravel’in müziğinin eşliğinde, söylenmemiş sözlerin ve yaşanamamış duyguların melodisini fısıldar.
Un Cœur en Hiver, isminin hakkını tam manasıyla veren, kalbi kış uykusuna yatmış bir adamın portresidir. Claude Sautet, bu filmde büyük prodüksiyonlara veya abartılı dramatik tepkilere ihtiyaç duymaz. Onun yerine bakışların, ellerin enstrüman üzerindeki hareketlerinin ve sessizliklerin gücünü kullanır. Daniel Auteuil, Stéphane rolünde sinema tarihinin en etkileyici “duygusuz” performanslarından birini sergiler. Onun yüzündeki o aşılmaz maske, izleyiciyi hem iter hem de meraklandırır. Emmanuelle Béart ise sadece güzelliğiyle değil, Camille’in tutkulu ve kırılgan dünyasını kemanına yansıtan derinlikli oyunuyla filme hayat verir.
Teknik açıdan film, bir müzik kutusu gibi kurgulanmıştır. Maurice Ravel’in oda müzikleri sadece birer fon müziği değil, karakterlerin dile getiremediği duyguların tercümanıdır. Görüntü yönetmeni Jean-François Robin, Paris’in gri ve soğuk ışığını karakterlerin iç dünyasıyla senkronize eder; atölyedeki ahşap dokusu ve kemanların cilası, filmin sanat yönetimindeki yüksek estetiği vurgular. Sosyal etkisi bakımından film, modern insanın duygusal izolasyonunu ve “hissetme korkusunu” en rafine haliyle inceler. Sinema tarihindeki yeri, psikolojik realizmin ve Fransız duyarlılığının zirve noktalarından biri olarak perçinlenmiştir. Bu film, bir aşk hikayesinden ziyade, bir aşkın neden imkansız olduğuna dair çekilmiş en etkileyici analizlerden biridir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
1. REZERVUAR KÖPEKLERİ (RESERVOIR DOGS)

Joe Cabot ve oğlu “Nice Guy” Eddie, büyük bir elmas soygunu için birbirini hiç tanımayan altı profesyonel suçluyu bir araya getirir. Kimliklerini gizli tutmak amacıyla her birine bir renk adı verilir: Bay Beyaz, Bay Turuncu, Bay Sarışın, Bay Pembe, Bay Kahverengi ve Bay Mavi. Ancak kusursuz görünen bu plan, soygun sırasında polisin beklenmedik müdahalesiyle tam bir kaosa dönüşür. Soygunun kendisini asla görmediğimiz filmde, hayatta kalan ekip üyeleri eski bir depoda toplanır. İçlerinden birinin polis muhbiri olduğundan şüphelenmeye başladıklarında, gerilim ve güvensizlik yerini kanlı bir hesaplaşmaya bırakır. Harvey Keitel ve Tim Roth’un başını çektiği kadro, sadakat ve ihanet arasındaki o ince çizgiyi Tarantino’nun o meşhur, doğrusal olmayan anlatımıyla iliklerimize kadar hissettirir.
Reservoir Dogs, modern sinemanın en saf ve en dinamik başlangıçlarından biridir. Quentin Tarantino, bu filmle “tür sinemasını” alıp üzerine kendi entelektüel ve pop-kültür sosunu dökerek yepyeni bir tür yaratmıştır. Filmin en çarpıcı teknik özelliği, bir soygun filmi olmasına rağmen soygun anını hiç göstermemesi; bunun yerine karakterlerin psikolojisine ve diyalogların ritmine odaklanmasıdır. Andrzej Sekuła’nın geniş açılı sinematografisi, deponun klostrofobik havasını ve karakterler arasındaki gerilimi adeta bir tiyatro sahnesi derinliğinde sunar.
Oyuncu kadrosu tam bir “uyum” mucizesidir. Michael Madsen’ın Bay Sarışın karakteriyle sergilediği o tekinsiz sakinlik ve meşhur “kulak kesme” sahnesindeki dansı, sinema tarihinin en ikonik anlarından biridir. Steve Buscemi’nin bahşiş verme üzerine yaptığı o açılış konuşması ise Tarantino diyaloglarının ne kadar “sıradan ama dahi” olabileceğinin kanıtıdır. Müzik kullanımı, özellikle 70’lerin “Super Sounds of the Seventies” radyo programı konseptiyle filme yedirilmiş olması, şiddet sahneleriyle yaratılan o tezat estetiği doruğa çıkarır. Sosyal etkisi bakımından film, düşük bütçeli bağımsız yapımların nasıl devasa bir kültürel etki yaratabileceğini tüm dünyaya göstermiştir. Kurgu masasında Sally Menke’nin yarattığı o parçalı zaman akışı, izleyiciyi bir yapbozun parçalarını birleştirir gibi ekran başında tutar.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
—
Elbette bu listede herkesin eksik gördüğü birkaç film olabilir. 90’lı yıllar her yıl onlarca muhteşem filmin gösterime girdiği yıllardı. Batman Dönüyor (Batman Returns), The Bodyguard, Lorenzo’nun Yağı (Lorenzo’s Oil), Malcolm X, Yaratık 3 (Alien 3), Evrenin Askerleri (Universal Soldier) gibi o yılın gişe rekortmeni filmlerini baştan elemiştim zaten. Bizi Ayıran Nehir
(A River Runs Throug It), Ölüm Kadına Yakışır (Death Becomes Her) Karanlığın Ordusu (Army Of Darkness), Uğultulu Tepeler
(Wuthering Heights) gibi beğendiğim filmlere ise yer bulamadım.
1993 Yılının en İyi 25 Filmi seçkisinde görüşmek üzere…
—
BONUS: 1992 Yılının En İyi 5 Türk Filmi
5. CAZİBE HANIMIN GÜNDÜZ DÜŞLERİ

Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri, hayatını yatalak annesine bakmaya adamış, dış dünyayla bağı neredeyse kopmuş, orta yaşlı ve yalnız bir kadın olan Cazibe’nin hikâyesini anlatıyor. İstanbul’un eski, kasvetli ve eşyalarla dolu bir evinde geçen bu monoton yaşam, Cazibe’nin kendi zihninde yarattığı “gündüz düşleri” ile kırılır. Gerçek hayatta silik ve içine kapanık olan Cazibe, hayallerinde tutkulu, özgür ve arzulanan bir kadına dönüşür. Ancak bir gün, bu düşlerin başrolündeki “yabancı” (Macit Koper), gerçek hayatta da kapısını çaldığında, Cazibe için hayal ile gerçeğin arasındaki o ince çizgi tamamen silinmeye başlar. Başrolde Hale Soygazi’nin devleştiği film, kadının yalnızlığını, cinselliğini ve toplumsal baskılar altındaki içsel patlamalarını gerçeküstü bir dille işliyor.
Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri, Türk sinemasında psikolojik dram türünün en rafine örneklerinden biridir. İrfan Tözüm, filmi bir kadının zihninin içine hapsederek, izleyiciyi klostrofobik bir atmosferin içine çeker. Filmin başarısı, “evde kalmış kız” klişesini alıp onu derinlikli, arzuları olan ve bu arzular yüzünden parçalanan trajik bir karaktere dönüştürmesinde yatar.
Sinematografik açıdan film, ışık ve gölge oyunlarını muazzam kullanır. Evin içindeki loş ışıklar gerçekliği temsil ederken, Cazibe’nin fantezi dünyasına geçtiği anlardaki renk paleti ve kamera açıları, filmi “büyülü gerçekçilik” kulvarına sokar. Hale Soygazi, bu filmde kariyerinin zirve noktalarından birini yaşar; sadece bakışlarıyla ve duruşuyla karakterin geçirdiği evrimi seyirciye geçirmeyi başarır. Macit Koper ise gizemli karakteriyle hikâyeye hem tekinsizlik hem de bir çekim merkezi katar. Filmin sanat yönetimi, karakterin ruh halini yansıtan o tozlu ve ağır eşyalarla dolu ev tasarımıyla hikâyenin en önemli oyuncularından biri haline gelir. Sinema tarihimizde kadın psikolojisini Freudyen bir okumaya bu denli açık ve sanatsal bir estetikle anlatan nadir filmlerdendir. Sosyal etkisi ise, kadının sadece “evlat” veya “bakıcı” kimliğine indirgenmesine karşı sessiz ama çok güçlü bir itiraz niteliği taşımasıdır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
4. SENİ SEVİYORUM ROSA

Seni Seviyorum Rosa, İstanbul’un çok kültürlü geçmişine ve unutulmaya yüz tutmuş azınlık hayatlarına bir saygı duruşu niteliğindedir. Film, genç ve tutkulu Rosa ile onun etrafında şekillenen, zamanın ve mekânın ötesine geçen bir aşk hikâyesini merkezine alır. Yönetmen Işıl Özgentürk, hikâyeyi klasik bir anlatıdan ziyade; anılar, hayaller ve simgelerle dolu bir mozaik gibi işler. Rosa’nın (Sumru Yavrucuk) çocukluğundan yetişkinliğine uzanan süreçte, 1950’lerin İstanbul’undan göçlere ve toplumsal değişimlere tanıklık ederiz. Sumru Yavrucuk ve Mahir Günşiray’ın başrollerini paylaştığı filmde, aşkın sadece iki kişi arasında değil, bir şehre ve o şehrin kaybolan ruhuna duyulan bir özlem olduğu anlatılır. Film, izleyiciyi nostaljik bir Beyoğlu ve Adalar atmosferinde, şiirsel bir yolculuğa çıkarır.
Seni Seviyorum Rosa, sinemamızda örneğine az rastlanan “kadın duyarlılığı” ve “şiirsel sinema”nın en estetik buluşmalarından biridir. Işıl Özgentürk, bu ilk yönetmenlik denemesinde, senaryo yazarlığından gelen ustalığını görsel bir şölene dönüştürmeyi başarmıştır. Filmin sinematografisi, 90’ların başında sıkça gördüğümüz o kasvetli gerçekçiliğin aksine, parlak renkler, sepya tonlar ve masalsı çerçevelerle doludur. Bu durum, filmi sadece bir dönem filmi olmaktan çıkarıp evrensel bir “bellek” çalışmasına dönüştürür. Teknik açıdan bakıldığında, Ertunç Şenkay’ın görüntü yönetmenliği, İstanbul’un o dönemki melankolisini adeta bir tablo gibi sunar. Sumru Yavrucuk, Rosa karakterinde canlandırdığı o hem kırılgan hem de inatçı kadın imgesiyle kariyerinin en unutulmaz performanslarından birini sergiler; bakışlarındaki o derin hüzün, filmin ruhunu özetler. Müzikler ise filmin duygusal dokusunu tamamlayan, izleyiciyi o rüya aleminde tutan en önemli unsurdur. Sanat yönetimi, dönemin dokusunu ve azınlık kültürünün inceliklerini (mutfaktan kıyafetlere kadar) büyük bir titizlikle yansıtır. Sinema tarihimizdeki yeri, toplumsal travmaları (Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi) doğrudan politik bir dil yerine, bireysel bir aşk ve sadakat öyküsü üzerinden naifçe anlatabilmesidir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
3. DÜŞ GEZGİNLERİ

Türk sinemasının “kadın yönetmeni” olarak anılan usta isim Atıf Yılmaz’ın imzasını taşıyan Düş Gezginleri, toplumsal normların dışına taşan iki kadının kesişen yollarını merkezine alıyor. Çocukluk arkadaşı olan Nilgün ve Anjel, yıllar sonra farklı hayatlar sürerken yeniden bir araya gelirler. Şehirli, modern bir doktor olan Nilgün ile daha marjinal ve hayatın sillesini yemiş Anjel arasındaki bu karşılaşma, zamanla derin ve tutkulu bir bağa dönüşür. Film, bu iki kadının hem çevre baskısına karşı verdikleri mücadeleyi hem de kendi iç dünyalarındaki keşiflerini anlatıyor. Başrollerde Lale Mansur ve Meral Oğuz’un sergilediği cesur ve doğal oyunculuklar, hikayenin samimiyetini güçlendirirken, yan rollerdeki karakter tiplemeleriyle de 90’lar Türkiye’sinin sosyal panoraması başarıyla çiziliyor.
Düş Gezginleri, vizyona girdiği 1992 yılında Türk sineması için gerçek bir devrim niteliğindeydi. Atıf Yılmaz, sinemamızda tabuları yıkmayı seven bir yönetmen olarak, bu kez eşcinselliği ve kadın dayanışmasını son derece nahif ama bir o kadar da dürüst bir dille beyazperdeye taşıdı. Film, sadece bir “yasak aşk” hikayesi değil; aynı zamanda sınıfsal farklılıkların, taşra ve şehir ikileminin ve kadının toplumdaki “çizilmiş” rolüne başkaldırışın bir manifestosudur. Sinematografik açıdan bakıldığında, filmin atmosferi karakterlerin duygusal gelgitlerini yansıtacak şekilde kurgulanmış. Işık kullanımı ve mekan seçimleri, Nilgün’ün steril dünyası ile Anjel’in kaotik yaşamı arasındaki zıtlığı harika vurguluyor. Meral Oğuz’un enerjik ve hüzünlü Anjel performansı ile Lale Mansur’un kontrollü ama içten Nilgün karakteri arasındaki kimya, filmin duygusal yükünü başarıyla sırtlıyor. Müziklerin hikayeye eşlik eden melankolik yapısı ise seyirciyi filmin içine çeken önemli bir unsur. Sinema tarihimizde kadın cinselliğinin bu denli estetik ve politik bir dille işlendiği nadir yapımlardan biri olması, onu bugün bile üzerine konuşulması gereken bir kült eser haline getiriyor. Sosyal etkisi bakımından, o dönemde marjinalleştirilen hayatlara bir ses vermiş ve sinemada temsil gücünü artırmıştır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
2. DÖNERSEN ISLIK ÇAL

Dönerse Islık Çal, toplumun en kıyısında yaşayan iki yalnız ruhun; bir seks işçisi trans birey ile bir cücenin İstanbul’un arka sokaklarında kesişen hüzünlü öyküsünü anlatıyor. Beyoğlu’nun karanlık labirentlerinde hayatta kalmaya çalışan bu iki karakter, birbirlerinin dışlanmışlığında bir sığınak bulurlar. Fikret Kuşkan’ın hayat verdiği trans birey karakteri, sürekli maruz kaldığı şiddet ve aşağılanmanın ortasında onurunu korumaya çalışırken; Mevlüt Demiryay’ın canlandırdığı cüce karakteri, bar taburesinde barmenlik yaparak hayatın ağırlığını omuzlarında taşır. Film, bu iki insanın birbirlerine tutunarak kurdukları hayalleri, paylaştıkları sessizliği ve acımasız dünyaya karşı geliştirdikleri o kırılgan dayanışmayı konu alıyor. Yönetmen Orhan Oğuz, bu hikayeyle izleyiciyi sadece bir dostluğa değil, 90’lı yılların Beyoğlu’ndaki yozlaşmış gece hayatının tam kalbine davet ediyor.
Dönerse Islık Çal, Türk sinemasının “Yeraltı Edebiyatı” kıvamındaki en güçlü eserlerinden biridir. Filmin en büyük başarısı, ele aldığı karakterleri asla ajitasyon malzemesi yapmaması ve onları karikatürize etmeden, tüm insani derinlikleriyle sunabilmesidir. 1990’ların başında, toplumsal önyargıların çok daha keskin olduğu bir dönemde böyle bir hikayeyi anlatmak büyük bir cesaret örneğidir.
Teknik açıdan filmin en baskın unsuru, Görüntü Yönetmeni İzzet Akay’ın yarattığı o karanlık ve boğucu ama bir o kadar da şiirsel atmosferdir. Işık oyunları, Beyoğlu’nun kirli sokaklarını bir tablo gibi sunarken, karakterlerin iç dünyasındaki yalnızlığı da vurgular. Fikret Kuşkan, kariyerinin belki de en zor ve en başarılı performanslarından birini sergilerken, jest ve mimikleriyle karakterinin kırılganlığını iliklerimize kadar hissettirir. Merhum oyuncu Mevlüt Demiryay ise sadece fiziksel özellikleriyle değil, bakışlarındaki o derin hüzünle filme ruh katar. Filmin müzikleri, bu melankolik atmosferi tamamlayan hüzünlü bir fon oluşturur. Sosyal etkisi bakımından ise film, “marjinal” olarak adlandırılan insanların da herkes gibi sevebileceğini, acı çekebileceğini ve onurlu birer birey olduklarını sinemanın estetik gücüyle hatırlatmıştır. Sinemamızda empati duygusunu bu kadar yüksek perdeden tetikleyen nadir yapımlardan biridir.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
1. GÖLGE OYUNU

Gölge Oyunu, pavyon dünyasının tozlu sahnelerinde komiklik yaparak hayatlarını kazanan iki yakın arkadaşın; Mahmut ve Abidin’in hüzünlü ve gizemli hikayesini anlatıyor. Mahmut (Şener Şen), dış dünyaya karşı daha kurnaz ve ayakları yere basan bir karakterken; Abidin (Şevket Altuğ), daha saf, çocuksu ve hayalperest biridir. Bu iki arkadaşın monoton ve zorlu hayatı, pavyona gelen dilsiz ve gizemli bir genç kız olan Kumru’nun (Metin Çekmez’in kızı olarak tanıtılan ancak hikayede derin bir gizemi temsil eden karakter) hayatlarına girmesiyle altüst olur. Kumru ile birlikte gerçeklik algıları kaymaya başlar; film, bu noktadan sonra pavyonun karanlık kulislerinden masalsı bir atmosferin içine süzülür. Yavuz Turgul, bu üç karakter üzerinden yalnızlığı, sadakati ve “görünenin ardındakini” arayışın şiirsel bir öyküsünü sunar.
Gölge Oyunu, Yavuz Turgul sinemasının en özgün, en riskli ve belki de en teknik kusursuzluk arayan yapımlarından biridir. Film, Türk sinemasındaki “güldürü” geleneğini (Şener Şen ve Şevket Altuğ ikilisi üzerinden) alıp onu melankolik bir dram ve mistik bir fantastik öğeyle harmanlar. Bu, o dönem için cesur bir tür kırmasıdır. Sinematografik olarak film, pavyonun kirli ve neon ışıklı dünyası ile karakterlerin iç dünyasındaki masalsı saflık arasındaki kontrastı ustalıkla işler. Uğur İçbak’ın görüntü yönetmenliği, gece atmosferini ve kapalı mekanların boğuculuğunu adeta bir Karagöz-Hacivat perdesine dönüştürür; karakterler o perdedeki birer gölge gibidir.
Şener Şen ve Şevket Altuğ’un oyunculukları, birbirini tamamlayan muazzam bir senkronizasyona sahiptir. Özellikle Şevket Altuğ’un o hüzünlü ve meraklı bakışları, filmin duygusal merkezini oluşturur. Müziklerde Attila Özdemiroğlu imzası, hikayenin o mistik ve biraz da kederli yapısını her notada hissettirir. Sanat yönetimi, pavyonun yorgun dokusunu ve sonrasında değişen gerçeklik düzlemlerini başarıyla yansıtır. Sinema tarihimizdeki yeri ise; popüler oyuncularla nasıl “sanat sineması” yapılabileceğinin ve geleneksel gölge oyununun sinema diline nasıl bu kadar zarifçe tercüme edilebileceğinin en somut kanıtı olmasıdır.
Bu film hakkında daha fazla bilgi
* Listede olması gerektiğini düşündüğünüz, 1992 yılında gösterime giren filmler varsa, lütfen yorumlarda belirtiniz.
